ATATÜRK SİLİFKE"DE
Aşağıdaki alıntıyı Sayın İzzet ASLAN’ın “ATATÜRK SİLİFKE’de” adlı kitabının 1981’de Atatürk’ün 100 doğum yılı nedeniyle yapılan ikinci baskısından yapılmıştır.
Aydoğan KEKEVİ 25.11.07
* * *
Sayfa 308 :
“... Buraya, Hasan Riza SOYAK’ın bir anısını alıyorum. Anı Aziz Atatürk’ün bu meseleler hakkında nasıl yanıp yakındığının açıklamasıdır. Aynen şöyledir:
1930 yılı baharında yaptığı bir yurt gezisinde İzmir’den Antalya’ya gitmek üzere trenle ayrılmıştı. Yolda halk ile temas ede ede ve bir gece Aydın’da ve bir gecede Isparta’da kaldıktan sonra 6 Mart 1930 günü akşam üzeri otomobille Antalya’ya varmıştı.
Ben, Isparta’ya gitmemiş trenden gece Baladız istasyonunda inerek yapılan hazırlığı görmek üzere daha evvel Antalya’ya gitmiştim.
Atatürk’ü o gün orada karşıladım. Beraberce, halkın tezahürleri arasında ikameti için hazırlanan eve geldik. Refakatında bulunanlardan biraz sonra sofrada buluşmak üzere ayrıldı. Beni yanına alarak oturma odasına girdi, kapıyı kapattı. Bir koltuğa yığılır gibi oturdu. Eliyle işaret ederek beni de oturttu. Çok yorgun , düşünceli ve sinirli görünüyordu.
Bir sıgara yaktı.
- Bunalıyorum çocuk, büyük bir istirap içinde bunalıyorum” diye adeta inledi.:
- Görüyorsun ya, her gittiğimiz yerde mütemadiyen dert dinliyoruz. Her taraf derin bir yokluk maddî ve manevî bir perişanlık içinde. Ferahlatıcı pek az şeye rastlıyoruz.
Maateessüf memleketin hakiki durumu bu işte.. Bunda bizim günahımız yoktur. Uzun yıllar hatta asırlarca Dünyanın gidişinden gafil bir takım şuursuz idarecilerin eline kalan bu cennet memleket düşe düşe şu acınacak hale düşmüş. Memurlarımız henüz istenilen seviye ve kalitede değil. Çoğu görgüsüz, kifayetsiz ve şaşkın. Büyük istidatlara malik olan zavallı halkımız ise, kendisine mukaddes akideler şeklinde telkin edilen bir yığın batıl görüş ve inanışların tesiri altında uyumuş kalmış. Bu arada beni en çok üzen şey nedir bilir misin? Halkımızın zihninde kökleşmiş olan her işi her hizmeti başta bulunanlardan beklemek itiyadı. İşte bu zihniyetle herkes büyük bir tevekkül ve rehavet içinde tüm iyilikleri bir şahıstan yani benden istiyor, benden bekliyor. Nihayet ben de bir insanım be birader.. Kutsi bir kuvvetim yoktur ki..
Biraz durdu. Gözleri dolmuştu. Elleri hafifçe titriyordu.
- Kalk, bana bir kahve getirmelerini söyle de gel dedi.
Atatürk’ün durumunu anlamıştım. Aşikâr bir hal alan heyecanını yenmek için yalnız kalmak vakit kazanmak istiyordu.. Kendisini ilk defa böyle bir halde görüyordum. Demek ki uzun süre devam eden yorucu ve üzücü çalışmalar sinirleri üzerinde zayıflatıcı tesirler yapmıştı. Dışarıda bir kaç dakika oyalandım. Yanına döndüğüm zaman epeyce sakinleşmişti, susuyordu. Getirilen kahveyi yavaş yavaş içti. Sonra gözlerimin içine bakarak her vakitki metin sesiyle konuştu.
- Her ne hal ise.. Üzüntüye değil hatta ufak bir tereddüte dahi düşmeye gerek yoktur.
Halimizi bilmekle beraber cesaretimizi kaybetmemeliyiz. Ümit ve şevk içinde yolumuza devam etmeliyiz. Er geç fakat muhakkak gayemize varacağız.
Hadi artık seni bırakayım. Ben de hazırlanıp sofraya ineceğim.
............ .....
Yazının başındaki “acı ama gerçek” başlığını Atatürk’ün şikayet ettiği durumu göz önüne alarak ben koydum.
Yine bir başka “acı ve gerçek” de günümüzde de Türk insanın kendisine güvenmesi yerine içeride ve dışarıda sırtını dayayacağı bir takım siyasal parasal ve dinsel güç odaklarına güvenmesi için elden gelenin yapılmakta olduğudur.
Nasıldı son cümlesi Mustafa Kemal’in;
“Er geç fakat muhakkak gayemize varacağız.”
............ ...
0 yorum yazılmıştır