( BOĞAZLIYAN KAYMAKAMI KEMAL BEY’İN ANNESİ NAFİA HANIM

ATATÜRK’E DUYULAN GÜVEN VE SAYGININ GÜZEL BİR ÖRNEĞİ

( BOĞAZLIYAN KAYMAKAMI KEMAL BEY’İN ANNESİ NAFİA  HANIM’IN ATATÜRK’E YAZDIĞI DİLEKÇE)

 

Doç. Dr. Erdal AÇIKSES

 

ÖZET:

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra imzalanan Mondros Mütarekesi ile başlayan işgal hadisesine tepkisiz kalarak adeta işgalcilerin her direktifine  boyun eğen İstanbul Hükümeti, Ermeni ve Rum komitecilerinin de baskısıyla bir çok insanını kurmuş oldukları Divan-ı Harp Mahkemelerinde idam dahil,  ağır  cezalara çarptırarak  mağdur etmiştir. 

İstanbul Hükümeti’nin aksine Kuvay-ı Milliyeciler  ve onun lideri Mustafa Kemal halkıyla beraber hareket  ederek  Türkiye Büyük Millet Maclisi’ni kurmuş ve İstiklal Savaşı’nı başlatarak devletini işgalcilerden kurtarmıştır. İstiklal Savaşı ve sonrası halkının yanından ayrılmayan Mustafa Kemal ve Türkiye Büyük Millet Maclisi, işgal kuvvetleri, Ermeni ve Rum çeteleri ile İstanbul Hükümetince mağdur edilenlerin yanında olmuş ve bu mağduriyetlerini bir dereceye kadar gidermek için bir çok kanun çıkarmış, ayrıca bu mağdur kişilerin arkalarında bıraktığı varislerine de sahip çıkılmıştır.

Türk Halkının, Mustafa Kemal’e olan güven ve sevgisi her gün  artarak devam etmiş ve ona duyulan güvenin bir sonucu olarak her zorluğun üstesinden gelecek bir güç olarak görülmüştür.

Anahtar Kelimeler: Atatürk, Boğazlıyan Kaymakamı, Ermeni Meselesi, Tehcir.

 

ABSTRACT:

 

A GOOD EXAMPLE OF TRUST AND RESPECT FEELINGS TOWARDS ATATÜRK

 

İstanbul Government that showed no reaction against invasion, which started with the Mondros Armistice after the First World War, sentenced many people to death with the pressure of Armenian and Greek Committees. Nationalist Forces and their leader Mustafa Kemal founded Turkish Grand National Assembly and started Independence War by moving with the Turkish people and saved the state from the invaders.

Mustafa Kemal and the National Assembly that never left the Turkish people alone during and after the Independence War supported those who were hurt by the Armenian and Greek committees and enacted a law to cure their pains and they also supported those who were their heirs.

Turkish nation’s trust and love towards Mustafa Kemal increased day by day and he is seen as a power that can overcome every difficulty.

 

Keywords: Atatürk, Head offical of the Boğazlıyan District, Ermenian Questiön, Emigration.

 

 

            Yıllarca planlı bir şekilde sürdürülen Osmanlı Devletini yıkma planlarının son safhası paylaşım olarak belirlenmişti.  Mondros Mütarekesi ile başlayan işgal hareketi ve  sonrası Sevr Antlaşmasıyla paylaşım da şekillenmişti. Fakat bu plana kaşı yürütülen bir mücadele, uzun yıların ürünü bu planları alt üst edecek bir duruma geleceğini, işgal devletleri yetkilileri de dahil birçok kişi  kabul edememişti.

            İlk anda, birkaç çapulcu isyancı gözüyle bakılan Kuvay-ı Milliye Hareketi  Mustafa Kemal’in liderliğinde, ona duyulan güvenin eseri olarak bir istiklal harbine dönüşmüştü.

            İstiklal Harbi işgalcilerle beraber İstanbul yönetimine karşı bir mücadele şeklinde yürütüldü. Adeta işgalcilerle beraber hareket eden Damat Ferit Hükümetleri, halkın üzerinde işgal devletlerinden daha etkili oluyordu. Türk milleti arasına nifak sokarak Kuvay-ı Milliye hareketini engellemeye çalışıyordu. Kuvay-ı Milliye’nin oluşmasında etkili rolü olan kongreleri engellemek için tamimler yayımladı. Birçok görevliyi değiştirerek işlerin zorlaşmasına sebep oldu. Hatta Ali Galip gibi kişileri bu oluşumları engellemek için Anadolu’ya gönderdi.

Bu kadarla da yetinmeyen İstanbul Hükümeti, işgal kuvvetlerine yaranmak gayretiyle Divan-ı Harp Mahkemeleri kurarak[1], birçok görevliyi buraya sevk etmiş ve mahkeme heyetleri de değiştirilerek siyasi kararlarla hapis, hatta idam cezaları dahi verilmişti. Bu kurulan mahkemelere bir çok suçsuz insan çağırılarak sorgulanmış ve mağdur edilmişti. Bu masum insanlardan ilginç bir tanesi de, hiç ilgisi olmadığı halde Celal Bayar Bey olmuştur.

 Celal Bayar Bey’in hatıralarındaki konuyla ilgili kısımlarda anlatılanlar gerçekten oldukça ilginçtir. Her din ve cemaatten sorgu hakimlerinin emir almışçasına aynı suçlamayı yapmaları ve suçlamalarla ilgili olarak hiçbir belge gösterememeleri de mahkemelerin ortak özelliğidir. Ayrıca bu hususta hiçbir bilgiye sahip olmayan sadece sosyal hizmet ve hayır işleriyle uğraşan Ferit Eczacıbaşı’nın da sorguya alınması,  mahkemelerce konuyla ilgisi olmayan bir çok kişinin de mağdur edildiğine kötü bir örnektir.[2]

Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey’de bu mahkemelerde yargılanarak idama mahkum edilen  görevlilerden bir tanesiydi. Daha önce de aynı iddialarla suçlanmış, Yozgat İstinaf Mahkemesi’nde yargılanmış ve beraat etmiş olmasına rağmen tekrar mahkeme edilerek suç isnadı aranmıştır[3].

Mondros Mütarekesi’nden sonra işgal kuvvetlerinin Ermeni ve Rum komitecilere cesaret vermek ve onları kullanmaya devam etmek düşüncesiyle yaptıkları bu girişimlere İstanbul Hükümeti de adeta aracılık etmiştir. Ermeni dernekleri tarafından gazetelere verilen ilanlarla şahitler aranmış ve mahkemeler bu derneklerin isteği doğrultusunda yönlendirilmiştir[4]. İngiliz ve Ermenilerden gelen baskıdan dolayı istifa eden mahkeme başkanının yerine  Mustafa Paşa tayin edilmiş ve adeta işgal kuvvetleri ve Ermeni komitecilerin direktiflerine uyarak mahkemeyi onların istediği yönde yönetmiştir[5].

Nemrut lakaplı Mustafa Paşa’nın tayininden sonra yapılan mahkemede 8 Kasım 1919 tarihinde alınan kararla ilk defa bir Türk yetkili olarak, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey idama mahkum edilmiştir[6].  İngilizler bizzat bu konu ile ilgilenmiş ve Kemal Bey’in idamından sonra  Damat Ferit’in güvenilir bir Müttefik ve birde güvenilir bir mahkemenin varlığından bahsedilmiştir[7].

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in idam kararı, Damat Ferit Hükümeti ve İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin gayretleriyle alınan Fetva sonrasında Padişahın kararı onaylamasın müteakip10 Nisan 1919 tarihinde yerine getirilmiştir[8].

İşgal Devletleri ve Amerikan heyetlerinin Mondros Mütarekesi’nden hemen sonra Türk arşivlerinde ve müesseselerinde yoğun bir araştırma yapmış olmalarına rağmen isnat edilen suçlarla ilgili hiçbir belge bulunamamıştır[9]. İstanbul Hükümeti, Boğazlıyan Kaymakamı gibi birçok kişi için daha, batılı devletlerin baskısıyla  adeta insan avına çıkmış ve 1397 kişi hakkında soruşturma açılmıştır[10].

Bu şekilde  suçlanan, hatta bir kısmı bu uydu mahkemelerde hapis veya idama mahkum edilen bir çok kişinin kendilerinin yanı sıra, aileleri de mağdur olmuş ve o an bulamadıkları birçok kişi de Ermeni komiteciler tarafından takip edilerek yargısız infaz şeklinde ( Talat ve Cemal Paşalar gibi) suikasta kurban edilmişlerdir[11].

Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulduktan sonra, adaletli bir kararla; Ermeniler tarafından şehit edilen veya onlar tarafından suçlandığı için İstanbul hükümeti tarafından adaletsiz bir şekilde cezalandırılanların kendilerine ve arkada bıraktıkları ailelerine sahip çıkmış ve işgal kuvvetleri ile beraber hareket etmek yerine milletiyle beraber hareket ederek onlara yardımcı olacak birçok karara imza atmışlardır[12].

Burada Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in asılmasından daha çok, yeni kurulan meclis ve onun Başkanı Mustafa Kemal ve üyelerinin almış olduğu kararlar ve milletinin onlara duyduğu güven ve sevgiden güzel bir örnek vermek için bu yazıları kaleme almak istemiştik. Fakat daha önceki gelişmeler hakkında da bazı bilgiler aktarmamız gerektiğine inandığımız için bu satırları yazdık.

Çünkü bu yazımıza konu olan dilekçe, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in Annesi tarafından Reis-i Cumhur Mustafa Kemal’e yazılmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Başkanı Mustafa Kemal Paşa, Damat Ferit ve İstanbul yönetimi gibi işgal kuvvetleriyle beraber hareket etmek yerine halkıyla hareket etmiş ve onların hukukuna sahip çıkmış ve hak ve itibarlarını iade etmeye gayret göstermiştir. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra da TBMM tarafından çıkarılan yasalarla Şehitlerden arkada kalanların mağduriyetleri önlenmeye çalışılmıştır. Meclis çıkardığı bir yasayla,  Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey gibi Ermeni komiteleri ve İstanbul Yönetiminden zarar görenlere “şehit” payesi vermişler ve bütün yazışmalarda da şehit ifadesini kullanmaya özen göstermişlerdir[13].

Ayrıca çıkarılan bir kanunla şehit unvanı verilen bu mağdurların arkada bıraktıkları ailelerine de oturabilecekleri bir emlak verilerek yapılan adaletsizliği bir dereceye kadar gidermeye gayret göstermişlerdir[14].

Boğazlıyan Kaymakamı Şehit Kemal Bey’in ailesine de 27 Haziran 1926 tarih ve 405 sayılı resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 882 numaralı kanun gereği[15] Eşi Hatice, kızları Müzehher ve Müşerref Hanımlarla oğlu Adnan’a, İstanbul’da değeri yirmi bin liradan fazla bir emlak verilmiştir[16]. Yazımıza konu olan Atatürk’e dilekçe yazan Şehit Kemal’in annesine, o dönemde eşi sağ ve oğlunun vesayetinde olmadığı için bu emlakten pay verilmemiştir.

Şehit Kemal’in annesi Atatürk’e yazdığı dilekçede, (daha sonradan geniş bilgi verileceği üzere) oğlunun eş ve çocuklarına verilen emlakten pay almak için değil, ekonomik olarak zor bir durumda olduğu için yardım istemektedir.

Dilekçe, son derece saygı ve sevgi dolu bir ifadeyle 20. 02. 1936 tarihinde yazılmıştır. Dilekçe, “Cumhurbaşkanı Büyük ATATÜRK’E” ifadesiyle başlar ve durumunu arz eden şu ifadelerle devam eder; “ Boğazlıyan Kaymakamı Şehit Kemal’in Annesiyim. Oğlumun şahadetinde kocam sağ, hal ve vaktimiz de yerinde idi. Oğlumun ailesine milletin bağışladığı mal ve mülkten on para istemeyerek hepsini çocuklarına bırakmıştım.

Kocam öldü gayri mübadil olduğumdan bizlere 214 küsur bin liralık bir mazbata bıraktı. Bunun esasen 96 bin liralık kısmını - bedel-i icar mazbatası olduğundan –hükümet nazarı itibara almadı, kalan resülmaldan tevzi edilen bonoların yüz liralığı azami (25) liraya satılarak, yirmi sene malımızın Yunanlılar elinde kalmasından kocamın girdiği borçlar ödendi[17].

Yukarıda mektuptan aldığımız ifadelerden de anlaşılacağı üzere, “ oğluma milletin bağışladığı” şeklindeki cümle şehit ailelerine yapılan yardımı, Nafia Hanım devlet, hükümet, millet bütünlüğü çerisinde milletin bir bağışı olarak görmüş ve o şekilde ifade etmiştir. Yirmi yıllık bütün birikimlerinin de göç etmek zorunda kaldıkları için Yunanistan’da kaldığını da belirtmiştir[18]. Ayrıca kendilerinin mübadele dışı tutulduğu için çok az bir parayla yurda göç ettiklerini ve devletin vermiş olduğu mazbatanın da değerinin çok altında bir para tuttuğu için borca girdiklerini ifade etmiştir[19].

Nafia Hanım mektubunun devamında  şimdi ben on parasızım. Kocamdan kalan ayda (28) lira dul aylığı da hala o zamandan kalan borçları ödemek için mahcuzdur. Geçen yıl komutaya baş vurarak bir çare dilemiştim.Netice çıkmadı

Yaşayan her insanın tabiî hakkı olan : yemek, içmek, ikametgah edinebilmek ihtiyaçlarımı dahi teminden acizim. Daha ödenecek (600-700) lira borcum var ki hiç olmazsa onlar ödenmiş olsa aylığım ekmek paramı temin için elimde kalacak.” şeklindeki ifadelerle de; Atatürk’ün Yüksek Makamını rahatsız etmeden  Komutaya” müracaat ederek çare aramış fakat sonuç alamayınca müracaat etmek zorunda kaldığını saygısından dolayı belirtmek ihtiyacını hissetmiştir. Ayrıca daha rahat bir hayat yaşamak için değil borçlarını ödeyebilmek için yardım istediğini ve ödeyememe sebebini de özellikle belirtmiştir.

İşte Büyük ATATÜRK, Kemalin anasının bugünkü hali budur. Baş ağrıtmaktan çok korktuğum halde her derdin ilacını bulan yüksek makamına baş vurduğum için cesaretimi af buyur.” şeklinde devam eden mektupta dikkat çeken bir diğer husus ise Atatürk kelimesinin bütün harflerinin her defasında büyük harflerle yazılmış olmasıdır. Ayrıca  her derdin ilacını bulan yüksek makamına” şeklindeki ifadesiyle de Atatürk’e olan güvenini açık bir şekilde dile getirmiştir. Ayrıca kendini rahatsız ettiği için de af dilemeyi ihmal etmeyerek Atatürk’e olan saygısını da bir defa daha ifade etmiştir.

Mektup, “Yetmiş yaşımda, hiç alışmadığım halde çekmekte olduğum bu felaket ve sefaletten beni kurtarmak çaresini bulmanı, enderin saygılarımla dilerim Aziz ve büyük ATATÜRK” şeklinde saygı ve dilek ifadeleri ile son bulur[20].

Boğazlıyan Kaymakamı Şehit Kemal’in Annesi Nafia Hanım’ın dilekçesinin akıbeti ise şu şekilde gelişir; Dilekçe aynı gün Başvekalete havale edilir.

Nafia Hanım bir müddet sonra evrakını takip etmek için;

“Sayın Değer ( Muhtemelen Saygı Değer yazılmak istenmiş)  Başvekil,

Atatürk’e taktim ettiğim bir istidanın yüksek makamınıza havale olunduğunu Cumhur Başkanlığı Özel Büro Direktörlüğünden haber aldım. O istida’da uzun uzun yazdığım gibi hakikaten fena bir malî vaziyette ve perişanlık içindeyim. İstidamın neticesi hakkında  Lütüfkâr olmanızı dileyerek saygılarımı sunarım.”şeklindeki 13.03.1936 tarihinde bir dilekçe daha verir[21].

Dilekçeye; “ Çekmiş olduğu telgrafınız 24.2.936 tarihinde 3/316 sayı ile Dahiliye Vekilliğine sunulmuş olduğunu arz ederim.” şeklinde Evrak Müd. imzasıyla bir not düşülerek bilgi verilir.

Bu dilekçedeki ifadelerle daha önce bahsettiğimiz dilekçenin aynı kişiye ait olmasına rağmen ardaki farklılık hemen göze çarpmaktadır. Şöyle ki; bu dilekçede devlet daire ve yetkililerine duyulan saygı hissedilmekle beraber Atatürk’ün makamına yazılan  mektup şeklinde kaleme alınmış dilekçedeki samimi sevgi ve saygıyı bulabilmek pek mümkün değil.

Atatürk’e sunulan dilekçe Başvekalete havale edilmiş, Başvekalet’te, Başvekil yerine Müsteşar imzasıyla ; “ gereğinin yapılmasını müsaadelerinize rica ederim” şeklinde bir yazıyla 18.03.1936 tarihinde Dahiliye Vekaleti’ne havale etmiştir[22].

Dahiliye Vekaleti de; Başvekâletin C: 19/3/936 tarih ve 6/924 sayılı yazısına

Fenerbahçe Dalyan Sokak 8 N.lu evde oturan Eski Boğazliyan kaymakamı şehit Kemalin annesi Nafianın dilekçesi, Kemalin aile ve çocuklarına Hükûmetçe yapılan yardımdan anasınında istifade ettirilmesine müterettip muamelenin yapılması ricasiyle 28/2/936 tarih ve 1177 sayılı yazı ile Maliye bakanlığına gönderilmiş olduğunu saygılarımla arzederim.”; şeklindeki Başvekâlete yazdığı 23. 03. 1936 tarihli Dahiliye Vekili imzasıyla konu hakkında Başvekâlete bilgi verir[23].

Dahiliye Vekaleti’ne gelen yazı bir dereceye kadar burada şekil değiştirmiş ve Nafia Hanımın oğlu Şehit Kemal’in eş ve çocuklarına bağışlanan maldan pay istemediğini, sadece borçlarını ödeyecek kadar nakdi bir para istediğini özellikle belirtmiş olduğu halde, Dahiliye Vekâleti (önceden çıkan kanunu da bilmediği için olsa gerek) çözümü daha önceden tahsis edilen yardımdan Nafia Hanım’ında faydalanabilmesi için işlem yapılmasını ister.

Dahiliye Vekâleti tarafından Maliye Vekâleti’ne havale edilen dilekçe, Nafia Hanım’ın Başvekalete verdiği dilekçeye cevap verebilmek için, bu defa da Başvekalet Maliye Vekaleti’ne bir yazı yazarak işlemin sonucunu öğrenmeye çalışır. Ayrıca Başvekâlet Maliye Vekâleti ile yaptığı yazışmaya işlemin gelişmesiyle ilgili bilginin Nafia Hanıma da ulaştırılmasını ister[24].

Nihayet, Maliye Vekâleti görüşünü 21.05.1936 tarihinde Başvekâlete yazdığı;

Boğazlıyan kaymakamı Şehit Kemalin annesi Nafia tarafından bittakdim Dahiliye Vekâletine havale buyrulan ve taalluku hasebile hazineye gönderilen arzuhal tetkik olundu.

Dilek sahibi oğlunun vefatı sırasında kocasının hali vakti yerinde olduğundan oğlu ve ailesi efradına milletin bağışladığım mal ve mülkten bir şey istemediğini, kocasının ölümile kendisine intikal eden 28 lira dul maaşının iaşesine kâfi gelmediğini , ödenecek700 lira borcu olduğunu ileri sürerek yardım talebinde bulunmaktadır.

Oğlunun vefatı sırasında kendisi evli ve gayri muhtaç bulunduğundan oğlunun efradı ailesine 882 sayılı kanun hükümlerine göre tahsis edilen emvalden kendisine de hisse verilmesi mezkûr kanun hükümlerine uygun değildir. Bu sebepten  kendisine mal tefviz edilmemiş idi. Dilek esasen mal tefevvüzünü istihdaf etmeyip 700 liralık borcunun tesviyesine medar olacak nakti bir yardımın yapılmasına matuf bulunmasına göre keyfiyyetin yüksek makamlarınca tayin ve takririne müsaade buyrulmasını ve mürsel arzuhalin leffen takdim kılındığını arzeylerim.” şeklindeki ifadelerle belirtir ve kararı Başvekâlete havale eder[25].

Maliye Vekâleti, dilekçenin özünü anlamış ve Nafia Hanım’ın dileğinin bir mal tahsisi veya oğlunun eş ve çocuklarına bağışlanan emlaktan pay almak istemediğini, sadece yedi yüz liralık borcunu ödeyebilmek için nakdi bir yardımın yapılmasın istediğini belirtir.

Başvekâlet , Maliye Vekâletinden aldığı görüşten sonra, Baş Vekâlet Müsteşarı’nın imzasıyla;

Reisi Cumhura sunduğunuz 20-2-936 tarihli dilekçenize cevaptır. Oğlunuz merhum Kemalin ailesi efradına 882 nolu kanun mucibince emval tahsis edilirken siz evli ve gayri muhtaç bulunduğunuzdan size hisse verilmemiş olduğu ve şimdi de ayrılmasının kanun müsait olmadığı Maliye Vekâletinden bildirilmiştir. Tebliğ olunur “ şeklindeki bir yazı ile dilekçenin cevabı Nafia Hanıma bildirilir[26].

Nafia Hanıma tebliğ olunan yazıda, oğlunun eş ve çocuklarına daha öce yapılan bağıştan bir hisse verilmesinin, bağışı sağlayan kanunun hükmüne göre mümkün olmadığı bildirilmiştir. Zaten Nafia Hanım dilekçesinde böyle bir pay istemediğini belirtmişti. Fakat nedense yazışmalar hep bu konu üzerine yoğunlaşmıştır. Bu şekilde bir yardımın yapılamayacağı kesinleşmiş olmakla beraber, sonuçta başkaca bir yardım yapılıp yapılmadığı ile ilgili bir bilgiye de ulaşamadık.

Sonuç olarak yukarıda kısaca temas ettiğimiz gibi, Türk halkının Atatürk’e duyduğu güven ve saygı yı her vesile ile dile getirdiği ve isminin geçtiği yazışmalarda dahi ona duyulan sevgi ve saygı adeta yazının özünden daha fazla hissedildiği görülmektedir.

Yukarıda kısaca verdiğimiz bilgilerden de anlaşılacağı üzere; Boğazlıyan Kaymakamı Şehit Kemal’in, bazı iddiaların aksine Ermeni Tehciri sırasında tehcir edilenlerin mallarından bir servet elde etmiş değildir. Çünkü annesinin muhtaç durumu ortadadır. Babası borçlu olarak ölmüştür ve kalan borçları annesi ödeyememektedir. Ayrıca çocukları da devletten aldığı yardımla hayatlarını idame etmektedirler.

Ayrıca Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele boyunca Rum ve Ermenileri kullanarak Türk Milletine saldırtarak onların zarar görmesine de sebep olanlar, onlar kadar hatta onlardan daha fazla canından, yerinden yurdundan edilen Türklerin de maddi manevi bir çok zarara uğramalarına sebep olmuşlardır. Bunun en kötü örneği de Boğazlıyan Kaymakamı Şehit Kemal Bey ve annesi, eşi ve çocuklarının durumudur. Bu örneklerde bize gösteriyor ki, Rum ve Ermenileri yine kullanmak için onlarla beraber hareket eden Batının, Rum ve Ermeni iddiaları olarak ortaya çıkarttıkları birçok asılsız olaylarında ilmi ve tarihi gerçeklerden uzak siyasi söylevlerden başka bir şey değildir.

Bir öz eleştiri yapmak gerekirse, o dönemde de ağır bir bürokrasinin olduğunu söylemek mümkün.

 



[1] Mahkemelerle ilgili olarak Bkz. Azmi Süslü, Ermeniler ve Tehcir Olayı, Yüzünü Yıl Üniversitesi Yayınları No: 5, Ankara,  1990, s. 146 vd.

[2] Celal Bayar, Bende Yazdım, Cilt 5, İstanbul, 1997,  s. 35 vd.

[3] Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey Olayı ile ilgili olarak, güzel bir çalışmayla konuyu müstakil olarak inceleyen Sayın Necdet Bilgi’nin eseri oldukça doyurucu bilgiler ihtiva etmektedir. Bkz. Necdet Bilgi, Ermeni Tehciri ve Boğazlıyan Kaymakamı Mehmed Kemal Bey’in Yargılanması, Ankara, 1999.

[4] Alper Gazi Giray, Ermeni Terörünün Kaynakları, İstanbul, 1982, .s.529 vd.

[5] Necdet Bilgi, a.g.e., s. 126 vd.

[6] Azmi Süslü, a.g.e., s. 148; Alper Gazi Giray, a.g.e., s.531.

[7] Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, Türkçeye Çeviren: Cemal Köprülü, Ankara, 1971,  s. 36-40

[8]  Necdet Bilgi, a.g.e., s. 153 vd.; Celal Bayar, a.g.e., s. 68 vd.

[9] Amerika ve Avrupa Devletlerinin çok ısrarlı aramalarına ve araştırmalarına rağmen işgal yıllarında ellerinde bulunan Osmanlı Arşivi dahil olmak üzere Paris, Washington ve Londra arşivlerinde de suç teşkil edecek bir delil bulunamamış fakat Ermeni Patriği ve İngiliz Yüksek Komiserinin verdiği listelerle suçlu avına çıkılmıştır. Bkz. Azmi Süslü, Fahrettin Kırzıoğlu, Refet Yinanç, Yusuf Halaçoğlu,  Türk Tarihinde Ermeniler, Ankara , 1995, s. 230 vd.;ayrıca bkz. Bilal Şimşir , The Deportees of Malta and the Armenian Question, Ankara, 1984.

[10] Kamuran Gürün, Ermeni Dosyası, Ankara, 1983, s. 238 vd.; Hasan Kundakçı, Emperyalizmin Kullandığı Ermeniler,  Ankara, 2001, s. 110-111.

[11] Tehcirde suçlu addedilerek Ermeni komiteciler tarafından şehit edilen eski görevlilerin çocukları da mağdur olmuş. Bu mağduriyetlerini bir dereceye kadar gidermek düşüncesiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi onlara emekli aylığı bağlamıştır. Talat Paşa’nın varislerinin müracaatı üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisince aylık bağlanması, bunun güzel bir örneğidir. Bu bilgiler için bkz; Türkiye Cumhuriyeti, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, No: 030. 18. 01. 01 /016. 79. 11, Tarih: 20. 12. 1925, Sayı: 2916. Bkz. Ek: 1-2       

[12] Savaş döneminde zarar gören ve şehit edilenlerin ailelerine aylık bağlanması para yardımı yapılması ile ilgili 481 Numaralı Kanun için bakınız; TBMM. Zabıt Ceridesi, Devre II, Cilt 8, s. 632 vd.

[13] Necdet Bilgi, a.g.e., s. 153 vd.

[14] Yapılan bağışlarla ilgili olarak bakınız; Erdal Açıkses,  “Türkiye Büyük Millet Meclisinin Ermeni Komiteleri Tarafından Şehit Edilenlerin  Ailelere Yaptığı Yardımlar”, Ermeni Araştırmaları, Sayı: 6, Yaz 2002, Ankara, 2002, s. 84-94.

[15] 882 numaralı kanun için bkz. TBMM. Kavanin Mecmuası, Cilt 4, (ikinci basılış), Ankara, 1941,  s. 940.

[16]  Türkiye Cumhuriyeti, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, No: 030. 18. 01. 01./ 023. 7. 19 (1), Tarih: 13. 02. 1927,  Sayı:4716. Bkz. Ek: 3-4-5

[17] Nafia Hanım’ın  Dilekçesi için bkz; Türkiye Cumhuriyeti, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, No: 030. 18. 01. 01  / 23. 7. 19(1). eki 137-75, Tarih: 02. 02. 1927, Sayı: 4710; (20. 02. 1936 Tarihli Dilekçe ). Bkz. Ek: 6

[18]  Anadolu’dan göç eden Rumların malları üzerine spekülasyon yapanlar, Balkanlardan Türkiye’ye göç edenlerinde olduğunu ve onlarında çok kıymetli birçok mallarının da, Yunanistan ve diğer Balkan ülkelerinde kaldığını da nedense akıllarına hiç getirmezler. Nafia Hanımın bu hüzünlü ifadeleri, onlara bu hususu da düşünmeleri gerektiği ile ilgili güzel bir  örnektir.

[19] Türkiye Cumhuriyeti, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, No: 030. 18. 01. 01/ 23. 7. 19(1). eki 137-75, Tarih: 02. 02. 1927, Sayı: 4710; (20. 02. 1936 Tarihli Dilekçe ). Bkz. Ek: 6

 

[20] Dilekçe dönemin okur yazar oranının çok az olduğunun adeta bir belirtisi olan, mühür kullanma geleneğinin bir örneği olarak imza yerine NAFİA şeklinde mühürle mühürlenmiştir. Fakat Bazı Dilekçelerde Nafia şeklinde yazılarak imzada atılmıştır. Adres olarak da “ Fenerbahçe Dalyan Sokak no: 8 de Kemalin Anası Nafia “ olarak adres belirtilmiştir.

[21]  Bu konuda daha geniş bilgi için bkz.: Türkiye Cumhuriyeti, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, No: 030. 18. 01. 01 / 23. 7. 19(1). eki 137-75, Tarih: 02. 02. 1927, Sayı: 4710; (13. 03. 1936 Tarihli Dilekçe). Bkz. Ek: 7

[22] Türkiye Cumhuriyeti, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, No: 030. 18. 01. 01  / 23. 7. 19(1). eki 137-75, Tarih: 02. 02. 1927, Sayı: 4710;  (19.03.1936 Tarihli Başvekaletin müsvedde yazısı) . Bkz. Ek 8

[23] Türkiye Cumhuriyeti, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, No: 030. 18. 01. 01  / 23. 7. 19(1). eki 137-75, Tarih: 02. 02. 1927, Sayı: 4710. (Dahiliye Vekaletinin 23. 03. 1936 Tarihli Arzı) Bkz. Ek: 9

23 Türkiye Cumhuriyeti, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, No: 030. 18. 01. 01  / 23. 7. 19(1). eki 137-75, Tarih: 02. 02. 1927, Sayı: 4710; (Dahiliye Vekaletinin 23. 03. 1936 Tarihli Arzı). Bkz. Ek: 9

[24] Nafia Hanım’ın  Mektubu için bkz; Türkiye Cumhuriyeti, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, No: 030. 18. 01. 01  / 23. 7. 19(1). eki 137-75, Tarih: 02. 02. 1927, Sayı: 4710; ( 27.031936 Tarihli Başvekil Yerine Müsteşar Adına yazılmış müsvedde yazı). Bkz. Ek: 10

[25] Nafia Hanım’ın dilekçesi için bkz; Türkiye Cumhuriyeti, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, No: 030. 18. 01. 01  / 23. 7. 19(1). eki 137-75, Tarih: 02. 02. 1927, Sayı: 4710; ( 21.05. 1936 Tarihli Maliye Vekili imzalı yazı). Bkz. Ek: 11

[26] Nafia Hanım’ın  Mektubu için bkz; Türkiye Cumhuriyeti, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, No: 030. 18. 01. 01/ 23. 7. 19(1). eki 137-75, Tarih: 02. 02. 1927, Sayı: 4710; ( 26. 05. 1936 Tarihli Başvekil Müsteşarı adına yazılmış müsvedde yazı). Bkz. Ek: 12

__._,_.___

Yorum (yok) Yorum yaz!

Bir Kore Gazisi Diyor ki:

Bir Kore Gazisi diyor ki:


Amerika bizi Kore Savaşı’nda da satmış... Bursalı Kore Gazisi Ramazan Kemerdere, “Birlikte
savaştığımız ABD birliği, Çin çemberini görünce aniden
geri çekildi, çok sayıda arkadaşımız şehit oldu” dedi

YenİŞehİr İlçesi’ne bağlı Karaköy’de yaşayan ve
yörede ‘’Koreli’’ olarak bilinen 78 yaşındaki Kore
Gazisi Ramazan Kemerdere, cephedeki günlerine gözyaşı
dökerek geri döndü. “Kunuri” diye bilinen cephede
göğüs göğüse savaştığını belirten Kemerdere, terörle
mücadelede Türkiye’ye beklenen desteği vermeyen
Amerika’nın Kore Savaşı’nda aynı tutumu sergilediğini
söyledi.

ABD yüzünden 400 şehit verdik

İŞTE, Kore Gazisi’nin anlattığı cephe arkadaşımız
Amerika: Çanakkale’de 25 gün eğitim gördükten sonra
Kore’ye ayak bastık. Kunuri kasabasında Çin
askerleriyle çarpıştık. 10 bin kişilik Çin ordusu, 4
bin 500 kişilik Türk birliğini çembere aldı. Çemberi
gören ABD birliği, yardım etmek yerine, geri çekildi.
Direndik... ‘Allah Allah’ diyerek çemberi yarıp,
kurtulduk. Ancak, 400 şehit ve 180 esir verdik.”

Yardımlarla geçiniyor

KORE, 2005 yılında Kemerdere’nin yıpranan madalyasını
yenileyerek ‘’Barış Elçisi’’ beratı gönderdi. Karaköy
Muhtarı İsmail Yiğit, Ramazan Kemerdere’nin 200
YTL’lik “Gazilik Maaşı”ndan başka geliri olmadığını
belirtti. Yiğit, ‘’Eşi ve oğluyla birlikte yaşayan
Gazi, komşuların verdiği yardımlarla geçiniyor. Evinde
düzgün eşyası bile yok. Çok zor durumda’’ dedi.

ABD istedi Türkiye tugayla katıldı

Kuzey Kore ile Güney Kore arasında 1950 ile 1953
arasında yaşanan savaş Amerika ve müttefiklerinin,
daha sonra da Çin Halk Cumhuriyeti’nin müdahelesiyle
uluslararası bir boyut kazandı. Kore Savaşı sonunda
Kore’nin bölünmüş hali devam ederken, geriye halen
süren sorunlar kaldı. Türkiye, savaşa Amerika’nın
isteği üzerine bir tugayla katıldı. (alıntı)

Yorum (yok) Yorum yaz!

YAVUZ SULTAN SELİM"İN DÖRTLÜĞÜNÜN SIRRI..

Sanma Şahım Herkesi sen      Sadıkane   Yar olur,
Herkesi sen    dost mu sandın Belki ol       Ağyar olur,
Sadıkane        Belki Ol             Alemde      Didar olur,
Yar olur          Ağyar olur         Didar olur   Serdar olur. 
 
YAVUZ SULTAN SELİM HAN HAZRETLERİ' ne ait olup*** ; İran Şahı Kendilesine nedenli dirayetli ve güçlü bir lider olduğunu edebi bir dille ve epeyce uzun bir şiirle elçisi aracılığı ile iletir. Taaaki SULTAN' ın gözü korksun diye. YAVUZ HAN HAZRETLERİ elçiyi bekletir bu dörtlüğü yazar ve Şah'a cevaben elçiye verir.
Dörtlükte bir kaç sır gizlidir. 1. SIR : İlk satırı soldan sağa okuduğunuzda ne yazıyorsa her satırın ilk kelimesini yukardan aşağıya okuduğunuzda da aynı satırı göreceksiniz.Bu ikinci satır için de üçüncü ve dördüncü satırlar için de geçerlidir. İkinci satırı okuduğunuz zaman ne görürüyorsanız her satırın ikinci kelimelerini yukardan aşağıya okuduğunuz da aynı manayı göreceksiniz. 2. SIR :Birkaç dakika içinde yazılan bu dörtlük ile SULTAN, ŞAH'a öyle edebi yazılmaz böyle yazılır dercesine edebiyattaki sanatını gösterir. 3. SIR : Dörtlükte AYİNESİ İŞTİR KİŞİNİN LAFA BAKILMAZ manasında az ve öz laf lakin bol ve faydalı icraat. 4. SIR : Hem büyük bir SULTAN hem de dehşetengiz edip...  5. SIR : Siz bulun.
 
Sanma Şahım Herkesi sen Sadıkane Yar olur,
Herkesi sen   dost mu sandın Belki ol  Ağyar olur,
Sadıkane       Belki Ol           Alemde   Didar olur,
Yar olur       Ağyar olur    Didar olur  Serdar olur.

Yorum (yok) Yorum yaz!

TÜRKLERİN ANAYURDU KAYIP MU KITASI MI?

Kayıp Uygarlıklar-TÜRKLERİN ANAYURDU KAYIP MU KITASI MI?


Anayurdumuz MU Kıtası
--------------------------------------------------------------------------------

ATATÜRK'ÜN ALDIĞI ŞİFRE TÜRKLER'İN ANAYURDU ORTA ASYA DEĞİL, DİYOR

Ergenekon mu, MU mu?

Atatürk hep Türkler'in tarih ve coğrafyasının Orta Asya'yla sınırlı olmadığına inandı. Kimi konuşmalarında Türk tarihini Nuh Peygamber'e kadar taşıdı. Ve 1930'larda, diplomat Tahsin Mayatepek'in Türk Tarih Tezi'ne ilişkin sunduğu ilginç dayanağa heyecanla sarıldı: "Kayıp Mu Kıtası" efsanesi gerçekti ve Türkler 70 bin yıl önce, Pasifik'te batan bu kıtadan dünyaya yayılmıştı.



Sadece Orta Asya kavimlerinin değil Mayalar'ın, Aztekler'in, Kuzey Amerikalı Kızılderililer'in atası da Türkler'di.

"Efendiler, bu insanlık dünyasında en az yüz milyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği oranında tarih alanında da bir derinliği vardır. Türk milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan, insanlığın ikinci babası Nuh Aleyhisselamın oğlu Yasef'in oğlu olan kişidir." Atatürk 1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 130. toplantısının birinci oturumunda yaptığı konuşmada Türkler'in kökeni hakkında böyle diyordu. Tesadüfi bir konuşma değildi ve onun Türkler'in kökenine ilgisinin devamı da gelecekti...

Mu Kıtası neredeydi?

Mayatepek'in Churchward'dan aktardığına göre "kayıp kıta Mu" Pasifik Okyanusu'nda, Asya ve Amerika kıtaları arasındaydı ve Avustralya'nın iki katı büyüklüğündeydi. Günümüzden yaklaşık 12 bin yıl önce şiddetli yer sarsıntıları sonunda battığı öne sürülen Mu, eski çağlardan günümüze ulaşan tabletlere göre ilk insanın da anavatanıydı.

Tahsin Mayatepek kimdir?

1882'de Edirne'de doğan Tahsin Mayatepek'in babası Afyonlu Kara Ömer Vehbi Paşa, annesi Boşnak Gülsün Hanım'dı. Aile o zamanlar Sarhoşoğulları olarak anılıyordu (bugün Mayatepek). Tahsin Mayatepek babaları gibi asker olan iki kardeşinin, aksine tarihçi ve diplomattı. Enver Paşa'nın Sultan Vahdettin'in kızı Naciye Sultan ile olan evliliğinden olan kızı Türkan Sultan ile evlenmişti.

Türk İnkılabının mihrabı Güneş'tir

Atatürk'ün Türk Tarih Kurumu'nun ikinci Dil Kurultayı'nda yaptığı konuşmadan:. "Arkadaşlar; asırlık işleri yıllara sığdıran Türk İnkılabı kendi mihrabının bizzat Güneş olduğunu bulmuştur. Tarih yolculuğunda Güneş'in ilham izlerine en çok biz Türkler tesadüf ediyoruz. Türk ırkı kültürünü öyle bir yerde buldu ki orada Güneş ona en verimli oldu. İlk yurttan ayrılmaya mecbur olan Türkler başlıca göç yolları için yine Güneş'in kılavuzluğundan istifade etti. Doğu ve batı ellerine yayıldılar; o geniş ülkelerde yüksek varlıklarının ebedi vesikalarını bıraktılar. Öz yurdumuz Anadolu'nun ilk kültürünü kuran cetlerimiz Güneş'i sembolize etti.

İlk Türk, Nuh Peygamber'in torunudur

Atatürk daha cumhuriyet kurulmadan 1922'de TBMM'nin 130. toplantısının birinci oturumunda şunları söylemişti: "Efendiler, bu insanlık dünyasında en az yüz milyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği oranında tarih alanında da bir derinliği vardır. Efendiler bu derinliği isterseniz ölçelim: Birinci ölçek tarih öncesi devirlere ilişkin ölçektir. Bu ölçeğe göre Türk milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan, insanlığın ikinci babası Nuh Aleyhisselamın oğlu Yasef'in oğlu olan kişidir.

Atatürk'ün Türklük şiiri

Çeşitli kaynaklarda Atatürk'ün 1905'te Sinop'ta yazdığı belirtilen Beşike Hadisesi başlıklı şiir, onun bilincinde henüz 24 yaşındayken yer etmiş Türklük duygularını gözler önüne seriyor:
"Gafil, hangi üç asır, hangi on asır / Tuna ezelden Türk diyarıdır. / Bilinen tarihler söylememiş bunu / Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak, / Dinleyin sesini doğan tarihin, / Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak / Yalan tarihi gömüp, doğru tarihe gidin. / Asya'nın ortasında Oğuz oğulları, / Avrupa'nın Alpleri'nde Oğuz torunları / Doğudan çıkan biz / Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz / Türk sadece bir milletin adı değil, / Türk bütün adamların birliğidir. / Ey birbirine diş bileyen yığınlar, / Ey yığın yığın insan gafletleri / Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde, / Hakikat nerede?"

Atatürk dedeme çok inanıyordu

Tahsin Mayatepek'in torunu Osman Mayatepek dededesi ve babası Hüveyda Bey gibi diplomat. Peru Fahri Başkonsolosu. Ama özellikleri bununla sınırlı değil; Osmanlı İmparatorluğu'yla Türkiye Cumhuriyeti arasında köprü gibi duruyor. Vahdettin'in birinci kuşak torunu olan Osman Mayatepek'in büyükannesi Enver Paşa'nın kızı, dedesi ise Atatürk'ün en güvendiği dostlarından. Tarihin bir ironisi; Osman Mayatepek, Çırağan Sarayı'nın bahçesinde bize dedesini ve tıpkı Mu Kıtası gibi gizemli bir şekilde kaybolan raporlar hakkında bildiklerini anlattı.
----------------------------------------------------- - KAYIP UYGARLIKLARIN KÖKENİ ------------------------------------------------------
Aztek, İnka, Maya, Mısır, Paskalya, Uygur, Tibet, Anadolu uygarlıkları arasındaki benzerlikler ve eserler bu kültürün tek bir kaynaktan çıkıp tüm dünyaya yayılmış olduğunu düşündürmektedir. Bu kültür Güneş İmparatorluğu Mu’nun kültürüdür.
Özellikle son yüzyıla bakacak olursak neredeyse bütün önemli adımların bu süreçte yapıldığını ve gelişimin çok daha hızlı artarak ilerlediğini görüyoruz. O zaman insanoğlunun sadece günümüzün uygarlığını yaratmış olduğunu düşünmek bencillik olmuyor mu? Bu soruların yanıtlarını belki de günümüz uygarlığının temel taşlarının çok daha eskilerde atıldığı varsayımıyla açıklamak mümkün olacaktır. İnsanlığın karanlık ve yok olan bir tarihinde yaşayan uygarlıklar izlerini, gizemli mesajlarının seslerini, okyanusun derinliklerinden bizlere ulaştırmaya çalışıyor olmasın sakın?
Churchward’ın yaptığı araştırmalar bundan 70.000 yıl belki de daha eskiye dayanan ve bugünkü dünyasal konumu itibariyle Pasifik Okyanusu’nu kaplayan bir kıtadan bahsedilir. Bu ana kıtaya Mu adı verilmişti. Mu bir rahip kral tarafından yönetilmekte kendisine "Ra Mu" denilmekteydi. Mu’nun sembolü tek tanrıyı temsil eden Ra yani Güneş'ti. Ra adı Maya, İnka, Mısır ve Eski Hindistan’da kullanılmıştır.
Bu bilgi bile uygarlıkların kökenindeki ortak alanı göstermektedir. Mu hakkında çok şey söylenebilir. Tabletlerden aldığımız bilgilere göre Mu Uygarlığı en az 3 kez tufan felaketi ile sarsılmış. Ana kıtanın batacağını anlayan bazı rahip ve bilgeler, Orta Asya (Gobi Çölü civarı) ve Atlantik Okyanusu’nun bulunduğu yerlere göç etmiş ve buralarda Uygur ve Atlantis Uygarlıklarını oluşturmuştur. Uygurlar da Türkler’in ilk ataları kabul edilir. Atatürk’ün Mu Uygarlığı ile ilgili araştırmalarının temel nedeni Türkler’in kökenini aramaktı.
Ana kıtanın batacağını anlayarak, göçe hazırlanan ve bilgiyi tüm dünyaya dağıtan bu bilgelik yolcularının adı Naacal’lerdi. Naacal inisiyelerinin yaptığı bu göçler çok önemliydi ve belki de bugünkü pek çok bilginin kaynağını teşkil etti. Peki Naacaller hakkında ilk bilgiler nerede ve ne şekilde ortaya çıktı? 1880’li yıllarda James Churchward adında bir İngiliz, Tibet’te bazı taş tabletlerin izlerine rastladı. Tibet’te uzun yıllar kalarak bu tabletler üzerinde yazan eski dili öğrendi ve ilk kez burada Naacaller hakkındaki bilgileri gün ışığına çıkarmaya karar verdi.

Bugün okyanuslarla kaplı bir alanda bulunan Mu ve Atlantis Uygarlıklarının çok ileri düzeyde teknolojiye sahip olduğu bilinmektedir. Modern bir Indiana Jones olan arkeolog David Hatcher’ın yapmış olduğu araştırmalar neticesinde kaleme aldığı 6 kitaplık "Kayıp Kentler" dizisinde bu uygarlıkların yaşadığına dair çok gerçekçi bilgileri bize aktarmaktadır. Okyanus altında yapılan yeni araştırmalar ve özellikle Bimini’deki bulgular söylenenleri doğrular niteliktedir.
Mu ve Atlantis uygarlıkları hakkında bize bilgi ileten bir diğer kaynak da Edgar Cayce adındaki kahindir. Cayce ‘okuma’ (Hipnoz veya başka bir trans haliyle bir kişinin geçmiş yaşamlarını öğrenebilme yöntemi) dediğimiz yöntemle pek çok kişinin geçmiş yaşamlarını araştırmıştır. Yapmış olduğu binlerce okuma sonucunda kitaplar yazılmış ve öldükten sonra adına bir vakıf kurulmuştur.
Cayce kitaplarında o dönemde yaşamış olan kişiler hakkında detaylı sorular sormuş ve yaşanan hayatı en ince ayrıntılarına kadar ortaya koymuştur. Bugün Cayce’nin yapmış olduğu okumaların gerçek olduğu ispatlayan deliller hızla artmaktadır. Metafizik açıklamalar bilimsel yöntemlerle desteklendiğinde, daha doğrusu bilimin gelişimiyle algılamış olduğumuz yeni metafizik anlayış, yeni ve modern bir dünya görüşü ile birleştiğinde yanıtlar da kendiliğinden gelmektedir.

TÜRKLERİN ANAYURDU KAYIP MU KITASI MI?
"Efendiler,
Bu insanlık dünyasında en az yüz milyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği oranında tarih alanında da bir derinliği vardır. Türk milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan, insanlığın ikinci babası Nuh Aleyhisselamın oğlu Yasef'in oğlu olan kişidir." Yeni Aktüel/2-8 ağustos/2005

Atatürk 1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 130. toplantısının birinci oturumunda yaptığı konuşmada Türklerin kökeni hakkında böyle diyordu. Tesadüfi bir konuşma değildi ve onun Türklerin kökenine ilgisinin devamı da gelecekti...
Atatürk'ün cumhuriyetin ilk yıllarında bu alanda başlattığı araştırmalar, özellikle 1930'ların başında yoğunlaştı. 1930'da Tarih Heyeti'ni oluşturarak Türk Tarihinin Ana Hatları adlı kitabı hazırlattı. 1931'de ise Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti'nin kuruluşuna ön ayak oldu ve adı daha sonra Türk Tarih Kurumu olarak değiştirilen cemiyetin çalışma alanını Türk ve Türkiye tarihi olarak belirledi. Kurumun bir yıl sonra gerçekleştirilen ilk genel kurulunda Türk Tarih Tezi kabul edildi.Tez iki ana eksen üzerine oturuyordu; "Türk uygarlığı tarihin en eski uygarlıklarından biridir ve bu uygarlığın kökeni Orta Asya'dır. "

Bu çalışmaların bir ayağının eksik olduğunu düşünen Atatürk, Türk Dil Kurumu'nu da kurdurarak, ulusçuluğun ana öğelerinden olan dil konusunda da derin bir çalışma başlattı. Onun Türk Tarih Kurumu'nun ikinci Dil Kurultayı'nda yaptığı konuşmada yer alan "Güneş" yaklaşımı, sonradan tanışacağı Mu Efsanesinin Güneş kültü ve kendi tezi Güneş Dil Teorisi'yle doğrudan ilintiliydi.
Tarih çalışmaları, Türk tarihinin ana kaynaklarını araştırmak, arkeoloji yoluyla yeni bilgiler sağlamak, tarihte ve bugün ırk karakterlerini antropolojik yöntemlerle saptamak gibi noktalar üzerinde şekilleniyordu.
Tarih ve Dil kurumlarının varlık nedeni de bu temellere yaslanıyordu. Atatürk, uzmanların yabancı meslektaşlarına ihtiyaç duymadan arkeolojik kazılardan çıkacak yazıları inceleyebilmesi ve bu yoldan elde edilecek bilgilerle eski uygarlıkların gerçeğine ulaşmak amacıyla eski dillerin öğrenilmesi için de Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'ni kurdurdu.

Orta Asya Uygarlıklarının Kökeni Türk Tarih Tezi'nde Türklerin kökeninin Orta Asya olduğu resmen dile getiriliyordu. Ama Orta Asya uygarlıklarının kökü neredeydi? Mustafa Kemal bu sorunun yanıtı olabilecek anahtara 1932'de ulaştı. İlkel diller uzmanı ve tarihçi-diplomat Tahsin Mayatepek'in sunduğu ön raporda Güney Amerika uygarlıklarından Maya uygarlığının dil ve kültürleriyle Anadolu ve Orta Asya kültürleri arasındaki benzerliğe dikkat çekiliyordu.
Mayatepek, bu süreci inceleyip Atatürk’e raporlar halinde iletmesi için 1935’de Meksika’ya maslahatgüzar atandı. Çok geçmeden de arkeolog William Niven’in Meksika’da yaptığı kazılarda bulduğu yaklaşık 15 bin yıl öncesine ait tabletlerin deşifrelerinden ve ardından James Churcward’ın Hindistan’da bulduğu benzer tabletlerin çevrilerinden Atatürk’ü haberdar etti. O da söz konusu yazarların kitaplarının çevrilmesini emretti. Sağlığı yerinde değildi ama, 1937 yılının önemli bir bölümünü geniş bir kurulca gerçekleştirilen bu çeviriler, üzerlerinde notlar alarak incelemekle geçirdi.

Kaybolmuş Mu kıtası adlı bölümün 376-395 nolu sayfaları arasında Atatürk’ün okuduğu, altını çizdiği ve yanına notlar aldığı bölümleri incelemek mümkün. Kütüphane ya da İş Bankası Kültür Yayınlarına başvurulabilir)

Atatürk’ün özellikle altını çizip notlar aldığı bölümler insanlığın yaratılışı, 64 milyon nüfuslu bir kıtanın batışı, kıtadan göçler ve özellikle de Orta Asya, Uygurlar ve Türklerle ilgiliydi.
Mayatepek başlangıçta bu temelden yola çıkıp raporlarında Amerika ve Meksika yerlilerinin dillerindeki Türkçe sözcükleri incelemiş ve yerlilerin kültürel kaynakları ve güneş kültünün dinlerindeki etkilerine yoğunlaşmıştı.


Ancak 29 şubat 1936 tarihli 7. raporu çarpıcı bir biçimde başlıyor ve şaşırtıcı bilgilerle devam ediyordu.
“Uygur, Akad, Sümer Türkleri’nin Pasifik Denizi’nde ilk insanların zuhur ettiği Mu’daki büyük medeniyet, dil ve dinlerini cihana yaydıklarına dair yepyeni ve mühim malumatı ihtiva eden rapor: Kuzey Amerika alimlerinden Cononel James Churcward 4 Kıta eserinde dünyada ilk insanların ilk zuhur ve saadet diyarı olarak Tevrat’ta ‘Gan Edn' ve Kuran’da “Cenneti Adn" namı altında zikri geçen ve Pasifik deniz’inde bulunan ‘Mu’ kıtasında ortaya çıktığı ve bu büyük kıtanın 11 bin 500 sene evvel müthiş depremler ve patlamalar neticesinde 24 saatte 64 milyon nüfusuyla denize battığı ve ilk yüksek medeniyetin, dilin ve vahdaniyete dayalı dinin ve fen ilimlerinin Mu kıtasından 70 bin sene önce Maya namıyla çıkarak Asya’da Uygur, Hindistan Naga-Maya, Fırat nehri deltasında Akad, Mezopotamya da Sümer, Kızıldeniz’in batısındaki arazisindeki Mayu ve Etiyopi kıtasında Tamil namlarını almış olan Mu çocukları tarafından bütün cihana yayılmış olduğu vesaire hakkında, şimdiye kadar Doğu’da ve Batı’da yayımlanan kitapların hiçbirinde görmediğim çok derin ve 50 sene süren incelemeler mahsulü malumata tesadüf ettim.”

Mayatepek Churcward’ın kitabından şunları naklediyordu: “Eski Türklerin ilk vatan ve kökenleri şimdiye kadar bildiğimiz üzere Orta Asya olmayıp, Pasifik Denizi’nde 200 bin sene mevcudiyetten sonra batmış olan Mu kıtası olduğu ve Orta Asya’ya, Mezopotamya’ya, Yukarı ve Aşağı Mısır kıtasına ve Etiyopi’ye Mu kıtasından binlerce sene evvel gelip Mu’daki yüksek kültür ve medeniyetlerini, dil ve dinlerini yaydıkları anlaşılıyor.”

Raporda Mu’ya ait bazı sembolleri açıklayarak dünyanın dört bir yanına dağılan uygarlıkları da anlatıyordu:
“1.Kol: Bu kolu Mu’dan ‘Maya’ namıyla çıkarak Asya’nın doğu kıyılarına ayak bastıktan sonra ‘Uygur’ namı alan Mu çocukları teşkil etmektedir.
2.Kol: Bu kolu teşkil eden Mu çocukları gemilerle ve ‘Maya’ namıyla çıkarak Hindi Çini kıyılarına çıkmışlar ve oradan ‘Burma’ kıtası istikametinden Hindistan’a girerek oralarda, ‘Naga Maya’ namını alıp, bu namda büyük bir imparatorluk vücuda getirmişlerdir ve bu devlet 200 bin sene devam ettikten sonra yok olmuştur. Bu insanların bir kısmı Hindistan'ın batısından gemilerle Basra Körfezi’nin kuzeyinde Fırat Nehri deltasına girerek, bu yerlere ‘Akad’ ve daha kuzeye ilerleyerek bu havaliye de ‘Sümer’ adını vermişler ve kendileri de bu namı almışlardır.”

Churcward’ın yapıtı kaynak gösterilerek nakledilen bilgiler arasında şu satırlar da yer alıyordu: ”Uygur İmparatorluğu ortadan kalkmadan önce Türk İmparatorluğu’nun mevcut olmadığı ve bu imparatorluğun, Uygur İmparatorluğu’nun yukarıda izah olunan felaketler neticesinde son bulmasından sonra, 10-11 bin sene evvel ortaya çıktığı ve ırktaşlarımız olan Akadlar’la Sümerler’in Orta Asya’dan değil, doğrudan doğruya 70 bin sene evvel Mu kıtasından çıkıp Hindi Çini, Burma, Hindistan yolu ile evvela Fırat deltasına ve müteakiben Mezopotomya arazisine yerleştikleri anlaşılmaktadır.”





Yorum (3) Yorum yaz!

UYGURLAR

UYGURLAR

 

Uygurlar hakkındaki bilgiler, Çin yıllıkları ile Göktürk ve Uygur kitabelerinde bulunmaktadır. Uygur kelimesine çeşitli anlamlar verilmekle birlikte en kabul göreni; akraba, müttefik anlamında olanıdır.Uygurlar Çin kaynaklarında Hunların soyundan gösterilmekte-dir. V. yüzyılda Orta Asya'nın büyük bir kısmına yayılmış olan Töleslerin bir boyu olarak karşımıza çıkmaktadır. Uygurlar bu dönemde Kao-çı (yüksek tekerlekli arabalılar) adıyla bilinmekteydiler. Orhun Kitabeleri'nde ise Dokuz Oğuz adı ile anılıyorlardı.

Uygurlar, Orhun ve Selenga vadilerinin yerli kavimleri idiler. Bunlar Göktürk devleti kurulunca, onların hâkimiyetini tanıdılar. 630 yılında Göktürk devleti Çinliler tarafından yıkıldığında serbest kalmışlar ve bir siyasî birlik oluşturmuşlardır. Çin ise Göktürklere karşı bu Uygur birliğini destekliyordu. Bu çağda başlarında Alp İlteber ûnvanını taşıyan, Pusa isimli biri bulunuyordu.

Uygurlar, 681 yılından sonra, İl Teriş Kağan'ın ortaya çıkmasıyla, yine Göktürklere bağlanmak zorunda kaldılar. Bu süre içinde kendilerini toplamış olan Uygurlar, Göktürk devletinin zayıflaması ile yeni bir fırsat daha bulmuş oldular. Göktürklerin hâkimiyetinde bulunan Basmıl ve Karluk gibi Türk toplulukları ile birleşen Uygurlar, 742-43 yıllarında Göktürk Kağanı Ozamış'ı mağlûp ederek öldürdüler.

 

Uygur Devletinin Kuruluşu

Göktürk devleti ortadan kalkınca, 743 yılında Basmılların idaresinde yeni bir devlet kuruldu. Uygurlar bu Basmıl Kağanlığı' nın Sol Yabgusu, yani doğu Yabgusu; Karluklar ise, Sağ Yabgusu, yani batı Yabgusu oldular. Bu yeni devlet, tam bir federal devlet biçimindeydi.

744 yılında Uygur Yabgusu, Basmıl Kağan'ını mağlûp ederek kendini kağan ilân etti. Kağanlık ûnvanı olarak da Kutluk Bilge Kül Kağan ûnvanını aldı. Böylece Uygur Kağanlığı kurulmuş oldu.

Bu kağanlık ûnvanından da anlaşılacağı üzere, Göktürk devletinin gelenek ve töreleri yeni Uygur Kağanlığı'nda da devam ediyordu. Ancak Uygurlar arasında Buda ve Mani dini gibi yabancı inanışlar yayıldıkça, Kağan unvanlarında da birtakım değişiklikler olmaya başlayacaktır. Uygur devletini kuranlar Orhun bölgesini yurt tuttukları için, bunlara Orhun Uygurları denilmektedir.

Kutluk Bilge Kül Kağan ölünce yerine oğlu Bayan Çur, kağan oldu. Uygurların en büyük kağanı olan Bayan Çur Kağan, unvan olarak da "Tengride bolmış, il itmiş Bilge Kağan" ûnvanını aldı. Bu ûnvanın anlamı ise, Gökte doğmuş, devlet yönetmiş, Bilge Kağan demekti.

Bayan Çur Kağan devri (747-759), Uygurların dört yönde genişledikleri bir devirdir. batıda Kara Türgeş devleti, Uygur hâkimiyetini tanımak zorunda kaldı. Kırgız, Çik, Sekiz Oğuz ve Dokuz Tatar gibi Türk boyları itaat altına alınarak, devlet otoritesi güçlendirildi. Öte yandan yine bu devirde, güneydeki Beş-balıg, Kuça ve Karaşar gibi zengin tarım ve ticaret şehirleri de Uygur etkisi altına alınmıştır. Turfan bölgesi ile Uygurlar arasındaki ilişkiler de, yine bu devirden itibaren başlamış oluyordu.

Bayan Çur Kağan'ın önemli işlerinden birisi de, onun zamanında, Uygurlar arasında şehirleşme eğilimlerinin başlamasıdır. O, Ordu-balıg adında başkentleri olan bir şehir kurdurmuştur (757).

Diğer yandan aynı kağan, gittikçe güçlenmekte olan Tibet tehlikesini sezerek onlara karşı cephe aldı. İmparatorun isteği üzerine, Çin'de büyük bir tehlike yaratan An-luşan adlı Türk asıllı bir generalin isyanının bastırılmasına yardım etmiştir. Bu yardım sonunda yapılan anlaşma ile, Uygur tüccarlarına Çin kapıları da açılmış oldu.

Bayan Çur Kağan'ın Şine-usu gölü yakınında bulunmuş, Göktürk yazısı ile yazılmış olan, Türkçe bir kitabesi vardır. Bu kitabede kağan olarak yaptığı işler anlatılmaktadır.

Bayan Çur kağan'ın ölümünden sonra yerine oğlu Bögü Kağan oldu (759) . Bögü Kağan'ın faaliyetleri siyasî ve manevi olmak üzere başlıca iki alanda olmuştur. Siyasî faaliyetleri daha çok Çin üzerine olmuştur. Çin'de baş gösteren isyanların bastırılması sebebiyle sık sık Çin'e girilmiştir. Ancak Uygurların Çin'e girişlerinde Çin'in çeşitli bölgelerine yağma akınları da yapılıyordu. Çin'deki isyanların en önemlisi yabancı kavimlerin Tibetliler etrafında birleşmeleri sonucunda ortaya çıkan isyan olmuştur. Bu Tibet isyanı ancak Uygurlar yardımı ile önlenebilmiştir.

Bögü Kağan'ın manevî alandaki en büyük faaliyeti, Maniheizm dinini kabul etmesi olmuştur. Bögü Kağan, aynı zamanda bu dinin öncülüğünü de üstlenmişti. Bir tüccar ve şehirli dini olan Mani dininin kabulünün, Uygurların savaşçı ruhlarını gevşetmekle beraber, ilim, sanat ve edebiyatta ilerlemelerine katkısı olmuştur.

Eskiden beri Orta Asya Türk kavimleri arasında, çok geniş ve köklü bir kültüre sahip olan Çin'in zabtedilemeyeceği, bu mümkün olsa bile uzun süre elde tutulamayacağına dair yaygın bir inanış vardı. Bögü Kağan Çin'in zayıf bir anında Çin'i ele geçirmek istemişti. Ancak veziri Baga Tarkan, adı geçen inanış sebebiyle Kağan'ın bu girişimine karşı çıktı. Ancak sözünü dinletemeyince Bögü Kağan'ı öldürüp Alp Kutluk Bilge Kağan ûnvanıyla tahta geçti (779). Bundan sonraki kağanlar onun soyundan gelmiştir. Bu tarihten sonra Uygur devletini oluşturan kabileler arasında huzursuzluklar da başlamıştır.

Kültür ve ticaret bakımından gelişen Uygurların savaşçılık tarafları zayıflamıştı. 840 yılında, Uygurların kuzeybatı kısımlarında yaşayan Kırgızlar, 100 bin kişilik atlı kuvvetleri ile, Uygur başkentine baskın düzenleyerek kağanlarını öldürüp, halkı kılıçtan geçirdiler. Bu şekilde Bayan Çur ve Kutlug Bilge Kağan zamanında uğradıkları saldırıların intikamını korkunç bir şekilde almış oldular. Bu baskından kurtulan Uygurlar, canlarını kurtarmak için çeşitli yönlere dağılmak zorunda kaldılar.

 

 

TURFAN UYGURLARI

Kırgız baskınından kaçan Uygur boylarının önemli bir kısmı Doğu Türkistan'a göçmüşlerdir. Burada Turfan ve Karaşar şehirlerinin civarında yerleşen Uygurlar, Türk medeniyet tarihî açısından büyük değer taşırlar. Daha Orhun Uygurları zamanında, tarım ve ticaret merkezleri olan Türkistan'ın bu büyük şehirleri, Uygurların etkisi altına girmişlerdi. Bu nedenle Uygur devletinin yıkılmasından sonra, Turfan dolaylarına kaçan Uygurlar için, bu bölge güvenilir bir yer olmuştur.848 yılından sonra, kendilerini toparlayıp, varlıklarını komşularına kabul ettiren Uygurlar, 856 yılında ise kağanlıklarını ilân etmişlerdir. Bu dönemde başlarında Mengli Kağan bulunuyordu. Mengli Kağan, Uluğ Tengride Kut Bulmış Alp Külük Bilge Kağan, (bugünkü Türkçe ile; Ulu Tanrı da güç ve saadet bulmuş, kahraman, çalışkan Bilge Kağan) ûnvanını taşıyordu.

Kağanlık merkezî olarak Turfan şehrini seçtikleri için, kendilerine Turfan Uygurları denilmiştir. Ayrıca yazlık başkentleri olarak Beş-balıg şehrini kullandıkları için, kaynaklarda Beş-balıg Uygurları adı da kullanılıyordu.

Çin yönetimi, bu Uygur devletini Tibet tehlikesine karşı desteklemiştir. Uygurlar da Doğu Türkistan'da etkinliklerini artırmış olan Tibetlileri bu bölgeden çıkarmışlardır. Böylece batıdaki sınırlarını Urumçi şehrine kadar uzatmışlardır.

Turfan Uygurları Mani dinine inanıyorlardı . Bu dini, siyasî amaçları için de kullanan Uygurlar, dinlerini himaye bahanesiyle Çin üzerinde baskı kurmuşlardır.

Kültür ve medeniyet bakımından büyük gelişmeler gösterecek olan Uygurlar, 1335 yılına kadar devletlerini yaşatacaklardır. Gerek X. yüzyılda Çin'in kuzeyinde Hıtay devletinin kuruluşunda, gerekse Cengiz Han devletinin gelişmesinde, bu Uygurların, öncülük, bilgi ve tecrübelerinin çok büyük payı olmuştur. Uygurlara devlet teşkilâtında çok önemli görevler veren Moğollar, yazı olarak da Uygur yazısını kullanıyorlardı. Moğollar'ın XVI. yüzyıla gelindiğinde büyük oranda Türkleşmesinde Uygurlar, önemli rol oynamışlardır.

 

 

SARI UYGURLAR

840 yılındaki Kırgız baskınından sonra, dört bir yana dağılan Uygurların bir kısmı, güney kesimlere, yani Çin ile Doğu Türkistan arasındaki Kansu bölgesine indiler. Önemli bir ticaret merkezî olan bu bölge, meşhur İpek yolu üzerinde idi. Bu bölgede yerleşen Uygurlar, büyük bir şehir olan Kan-Cov'da yeni bir devlet kurmuşlardır. Sonradan, Sarı Uygurlar adı ile anılacak olan bu Uygurlar, bu bölgenin yerli halkı ile karışmadan kalmışlardır. Türk dili ve kültürünü uzun yıllar yaşatan bu Uygur Türklerinin torunlarına bugün bile rastlamak mümkündür.

Din olarak Budizm'i kabul etmiş olan Sarı Uygurlar, ticaret ve medeniyet bakımından çok gelişmişlerdir. Budislerin en kıymetli eserlerinin bulunduğu Bin Buda Mağaraları, Sarı Uygurların yaşadığı bölgede idi. Daha sonraki yıllarda İslâmiyet'i seçen ve Karahanlılar Çağında Türk-İslâm medeniyetine önemli katkılar sağlayan Uygur Türkleri, bugün de varlıklarını aynı adla, devam ettirmektedirler. Ancak bugün sayıları 20 milyonu aşan bu Türk toplulukları, Çin Halk Cumhuriyeti, Sincan Özerk Uygur Bölgesi'nde, ağır insan hakları ihlâlleri altında yaşamaktadırlar.

Yorum (yok) Yorum yaz!

GÖKTÜRKLER

GÖKTÜRKLER

 

Türk Tarihîndeki Önemi: Türk sözünü ilk defa resmî devlet adı olarak kabul edenler Göktürklerdir. Böylece devleti ifade etmesi bakımından siyasî bir anlamı olan Türk kelimesi bu sayede bütün bir milletin adı olmuştur.

Göktürk Menşe Efsaneleri ve Ergenekon Destanı'na Göre
Türklerin Tarih Sahnesine Çıkışı

Göktürklerin "Kurttan Türeyiş"lerine dair Çin kaynaklarında da geçen üç efsane vardır. Aslında bu efsanelerin hemen hemen aynısı M.Ö. 119'da Hunlar tarafından büyük bir yenilgiye uğratılan Wu-sunlar için söylenir.

Efsaneye göre Hunlar bir taarruz neticesinde Wu-sun kralını öldürmüş, onun oğlu Kun-mo küçük olduğu için Hun hükümdarı ona kıyamamış ve çöle atılmasını emretmiş. Küçük Kun-mo dişi bir kurt tarafından emzirilmiş ve bu olayı uzaktan seyreden Hun hükümdarı, çocuğun kutsal biri olduğuna inanarak, büyüdüğünde onu Wu-sunların kralı yapmış, içinden Göktürkleri de çıkaran, Çinlilerin Kao-çı (Yüksek Tekerlekli Arabalılar) ve T'ieh-li (Tölös) dedikleri, Orhun nehrinden Volga kıyılarına kadar geniş bir alana yayılan bu güçlü Türk kavimler topluluğu için de "kurttan türeyiş" efsanesi aynı motifi işler. Çin'deki Toba sülalesi devri kaynaklarında efsane özetle şöyle anlatılır:

"Kao-çı kağanının çok akıllı iki kızı varmış. Öyle iyi kalpli ve akıllılarmış ki, babaları onların ancak tanrı ile evlenebileceklerini düşünerek, kızlarını bir tepeye götürmüş. Ancak tepeye ne tanrı gelmiş ne de onlarla evlenmiş. Kızlar burada beklerken ihtiyar bir erkek kurt tepede dolaşmaya başlamış. Küçük kız, kardeşine bu kurdun tanrının kendisi olduğunu söyleyerek tepeden inmiş ve kurtla evlenmiş. Bu suretle Kao-çı halkı bu kız ve kurttan türemiş.".

Bu efsanelerin tekamül etmiş şekli, tarihî realiteye de uygun olarak, Göktürk menşe efsanelerinde ve Ergenekon Destanı'nda görülür. M.S.570'te ortaya çıkan Çin'deki Sui Sülâlesi devrinde Göktürklerle yakın münasebet kuran Çinliler, Türklerden öğrendikleri efsaneyi tarih yıllıklarında not etmişlerdir. Efsane şöyledir:

"... (Göktürklerin) ilk ataları Hsi-Hai, yani Batı Denizi'nin kıyılarında oturuyorlardı. Lin adlı bir memleket tarafından, onların kadınları, erkekleri, büyüklü-küçüklü hepsi birden yok edilmişlerdi. Yalnızca bir çocuğa acımışlar ve onu öldürmekten vazgeçmişlerdi. Bununla beraber onun da kol ve bacaklarını kendisini Büyük Bataklığın içindeki otlar arasına atmışlardı. Bu sırada dişi bir kurt peyda olmuş ve ona her gün et ve yiyecek getirmişti. Çocuk da bunları yemek suretiyle kendine gelmiş ve ölmemişti. (az zaman sonra) çocukla kurt, karı koca hayatı yaşamaya başlamışlar ve kurt da çocuktan gebe kalmıştı. (Türklerin eski düşmanı Lin devleti, çocuğun hâlâ yaşadığını duyunca) hemen kendi adamlarını göndererek, hem çocuğu hem de kurdu öldürmelerini emretmişti. Askerler kurdu öldürmek için geldikleri zaman, kurt onların gelişinden daha önce haberdar olmuş ve kaçmıştı. Çünkü kurdun kutsal ruhlarla ilgisi vardı. Buradan kaçan kurt, Batı Denizi'nin doğusundaki bir dağa gitmişti. Bu dağ, Kao-ch'ang (Turfan)'ın kuzey-batısında bulunuyordu. Bu dağın altında da çok derin bir mağara vardı. (Kurt) hemen bu mağaranın içine girmişti. Bu mağaranın ortasında büyük bir ova vardı. Bu ova, baştan başa ot ve çayırlıklarla kaplı idi. Ovanın çevresi de 200 milden fazla idi.

Kurt, burada on tane erkek çocuk doğurdu. (Göktürk Devleti'ni kuran) A-şi-na ailesi, bu çocuklardan birinin soyundan geliyordu."

Efsanede Türklerin yaşadığı ve göç ettiği yer olarak gösterilen Batı denizi, kimi tarihçilere göre Turfan'ın kuzey batısında yer alan Balkaş gölü veya Aral, hatta Hazar iken kimi tarihçilere göre de Isık göldür. Isık göl ve civarı, Kırgızların millî destan kahramanı olan Manas'ın da yaşadığı bir bölgedir. Ancak burada önemli olan menşe efsanesinin, Göktürklerin "Ergenekon Destanı"nın ilk şekli olmasıdır. Bütün Türk boylarında derin izler bırakan bu destan, içinde tarihî olayları barındırması bakımından da dikkate değerdir. Destan özetle şöyledir:

"Türk illerinde Göktürk oku ötmeyen, Göktürk kolu yetmeyen bir yer yoktu. Bütün kavimler birleşerek Göktürklerden öç almaya yürüdüler. Türkler çadırlarını, sürülerinin bir yere topladılar. Çevresine hendek kazdılar, beklediler. Düşman geldi. Vuruş başladı. On gün vuruştular, Göktürkler üstün geldi." Düşman, Türkleri er meydanında yenemeyeceklerini anladığından hileye başvurur ve Göktürkleri gafil avlayıp, çadırlarını basar. Büyük bir katliam gerçekleşir. İl Han'ın küçük oğlu Kayan (Kıyan) ve yeğeni Tukuz (Negüz) kadınlarıyla birlikte düşmanın elinden kaçar ve onların bulamayacağı bir yere "Ergenekon" a (Sarp Dağ Beli) gelirler. Burası geçit vermez, sarp dağlarla çevrili orta yeri düz, verimli bir ovadır. Burada bir müddet sonra nüfusları gittikçe çoğaldığında, birbirine akraba, ayrı ayrı "oba"lar oluşturdular. Nihayet dört yüz yıl sonra kendileri ve sürüleri Ergenekon'a sığamaz oldu. Kurultay toplayıp, Ergenekon'dan çıkma kararına vardılar. Çıkış için tek bir geçit vardı fakat burası da demirdendi. Bir demirci ustasının fikriyle demir dağ büyük bir ateş yakılıp, devasa körüklerle harlandırılarak eritildi. Nihayet, Börteçene (Bozkurt) adlı bir başbuğun liderliğinde, Türkler Ergenekon'dan çıkıp bütün dünyaya yayıldılar.

Özetlenen bu destan, İlhanlı tarihçisi Reşideddin tarafından nakledilirken, araya Moğollar da serpiştirilerek, büyük ölçüde tahrif edilmiştir. Ancak destanda geçen motifler ve çağrıştırdıkları olaylar, destanın Göktürklere ait menşe efsanelerinin tekamül etmiş hâli olduğunu açıkça göstermektedir. Nitekim Börteçene, Göktürklerin soylarını dayandırdıkları Asena gibi mübarek ve yol gösteren bir kurttur. Hun birliği dağıldıktan sonra, destanın girişinde belirtildiği gibi, Türkler Altay dağları civarına çekilmişler ve bir müddet Juan-Juanlar'ın hâkimiyeti altında yaşamışlardır. Demircilikte ileri giden Göktürkler, Juan-Juan hükümdarının "Sizler demircilikle uğraşan kölelerimsiniz" diye aşağılanmalarını hazmedemeyerek, onlara savaş açmışlar ve yaklaşık dört yüz yıl süren suskunluktan sonra, 545 yılında büyük bir zafer kazanarak istiklâllerinin temelini atmışlardır. Reşideddin'in de Camiü't-Tevarih'te yazdığı üzere, Ergenekon'dan çıkış, bir bayram olarak kutlanmış, önce Türk kağanı, ardından beyler, bir parça demiri ateşe salıp kızdırdıktan sonra, örs üstünde çekiçleyerek, Ergenekon'u Türk an'anesinde canlı tutmuşlardır.

Göktürk hükümdarlık ailesi Aşına soyundan gelmekteydi. Yukarıda ifade ettiğimiz efsanelere göre Aşına soyu dişi bir kurttan türemişti ve bu inanış sebebiyle de Göktürk Devleti alâmeti, altından kurt başlı sancak olmuştur. Ergenekon efsanesi, Hun devletinin yıkılmasından sonra, Türklerin yaşadığı zorlukları anlatmaktadır. Dolayısıyla, tarihen yaşanmış olaylar, Göktürklerin, Hun devletinin bir devamı olarak ortaya çıktıklarının bir delilidir. Nitekim devlet yapılanmasının Hunlarla aynı olması da bu fikri kuvvetlendirir.

BİRİNCİ GÖKTÜRK KAĞANLIĞI                                                             Göktürkler'in tarih sahnesine çıktıkları sıralarda Orta Asya Moğol asıllı Juan-Juanların hâkimiyetinde idi. Göktürkler de Altay dağları civarında, önemli bir siyasî güç hâlinde onlara bağlı olarak yaşıyorlardı. Bu esnada geleneksel sanatları demircilikle uğraşan Göktürkler, Juan Juanların silâhlarını imal etmekteydiler.

Göktürkler, daha 534 yıllarında Çin ile diplomatik ilişkiler kuracak güce erişmişlerdi. Bu sıralarda başlarında Bumın bulunuyordu. Bumın, bir Türk boyu olan Töleslerin isyanını bastırması karşılığında Juan Juan Kağan'ının kızı ile evlenmek istedi. Ancak bu isteğinin kabaca geri çevrilmesi üzerine Bumın, üst üste vurduğu darbelerle onların bütün topraklarını ele geçirmiş ve kağanlarını da öldürmüştür. 552 yılında meydana gelen bu olayla Göktürk devleti de kurulmuş oluyordu. İl-Kağan ûnvanını alan Bumın, devletinin merkezî olarak da, Büyük Hun devletinin merkezinin bulunduğu Ötügen'i (Orhun ırmağının hemen batısı) seçti.

Türk devlet geleneğine göre devlet doğu ve batı olmak üzere iki kanat hâlinde teşkilâtlanmaktaydı. Devletin batı kanadı doğunun yüksek hâkimiyetini tanımak durumundaydı.

Bumın doğuda kağan olduğu zaman, küçük kardeşi İstemi de Yabgu unvanıyla devletin batı kanadının başına geçti. (552-576). Bumın Kağan'ın devleti kurduğu yıl içerisinde ölmesi üzerine yerine oğlu Ko-lo (Kara) kağan olmuştur. Ancak O'nun da erken ölümü ile kısa süren kağanlığının ardından, Bumın' ın diğer oğlu Mukan Kağan'ı (553-572), devletin doğu kanadının başında görüyoruz. Onun zamanında İstemi Yabgu batı kanadını yönetmeye devam etmiştir. Mukan Kağan, devleti daha da güçlendirerek, hâkimiyetini genişletmiş ve Çin üzerinde baskı kurmuştur.

Devletin batı kanadını idare eden İstemi Yabgu, kısa zamanda, Altayların batısını Isık göl ve Tanrı dağlarına kadar hâkimiyeti altına aldı. batıdaki faaliyetleri sonucunda, Orta Çağ'ın en büyük iki devleti Sasani ve Bizans imparatorlukları ile ilişkiler kuruldu. İpek Yolu'nu ellerinde tutan Akhun (Aftalit) devleti, Sasanilerle iş birliği yapılarak ortadan kaldırıldı . Toprakları Ceyhun nehri (Amuderya) sınır olmak üzere iki devlet arasında paylaşıldı (557). Böylece Göktürkler egemenliklerini Kuzey Hindistan'daki Keşmir bölgesine kadar uzatacaklardır.

Göktürkler'le Sasaniler'in arası İpek Yolu meselesinden dolayı bozuldu. Sasanilere karşı Bizans ile iş birliğine yönelen İstemi, İstanbul'a bir elçilik heyeti gönderdi.

İmparator II. Justinos tarafından kabul edilen bu heyet, aynı zamanda Orta Asya'dan Doğu Roma'ya giden ilk resmî heyetti (568). Bizans da ipek ticaretinde Sasaniler'in aracılığından memnun değildi. Bu sebeple Göktürklere karşı bir elçilik heyeti göndererek iki devlet arasında ittifak yapıldı (571). Bu ittifak neticesinde 571 yılında 19 yıl sürecek olan Sasani-Bizans savaşları başlamıştır. Bu savaşlar her iki devleti de sarsmış ve İslâmiyet'in İran'da yayılıp yerleşmesinde büyük rol oynamıştır. Dünya tarihinde çok önemli gelişmelere yol açan bu duruma, İstemi'nin batı siyasetinin katkısı büyüktür.

Mukan Kağan'ın 572 yılında ölmesi üzerine Göktürk tahtına kardeşi Ta-po geçti. Ağabeyinden sağlam bir devlet düzeni devralan Ta-po, daha çok kültür meseleleri ile uğraşmıştır. O'nun zamanında, Çin edebiyat ve fikir eserleri Türkçeye tercüme edilmiştir. Ta-po devri Göktürk kağanlığının en parlak devri olmakla birlikte çöküşün de başladığı devirdir. O kağanlığın kendi idaresinde bulunan doğu kanadını ikiye ayırarak doğu tarafındaki kısma kardeşi Ko-lo'nun oğlu İşbara'yı, batıdaki kısma küçük kardeşi Jo-tan'ı tayin etti. Ayrıca Türk töresi ile çelişen Budizm'i benimsemiş olması hata olarak kabul edilmektedir. Çünkü büyük sürülere sahip olan atlı ve savaşçı Türklerle, et yemeyen, hayvanları bile öldürmeyen Budistler'in temel inançlarının uyuşmasının hiç imkânı yoktu.

Göktürk Kağanlığının doğu kanadında bu zayıflama belirtilerinin görüldüğü bir sırada batı kanadının başında bulunan İstemi Yabgu öldü (576).

İstemi'nin yerine kağanlığın batı kanadının başına oğlu Tardu geçti (576- 603). Kağanlığın doğu kanadında ise Tapo Kağan'ın 581 yılında ölmesi üzerine yerine kardeşinin oğlu İşbara kağan oldu.

İşbara'nın kağanlığı devrinde, batı kanadında görev yapan Tardu, ihtirası yüzünden doğunun üstünlüğünü tanımaması üzerine devlet 582 yılında resmen ikiye ayrılmış oldu.

DOĞU GÖKTÜRK KAĞANLIĞI                                                                                            İşbara'nın kağanlığı zamanında Çin'in Doğu Göktürk Devleti üzerinde baskısını artırdığını görüyoruz. Onun 587 yılında ölümünden sonra, başa geçen kağanlar zamanında bu baskı ve Çin'e has entrikalar artarak devam etmiştir. Devlet Şi-pi Kağan devrinde (609-619) toparlanır gibi olmuş ise de, onun ölümü ile Çin tehdidi kendini tekrar göstermiştir. Nihayet Kie-li, kağanlığı zamanında, 630 yılında yapılan bir savaşta yenildi ve yakalanarak Çin'e gönderildi . Bu tarih, Doğu Göktürkleri'nin istiklalinin de sonu kabul edilir.

630 yılında başlayan Çin hâkimiyeti yarım yüzyıl sürdü. Bu süre içerisinde Çin'e karşı birçok ayaklanma gerçekleşmesine rağmen, bunların hepsi Çinliler tarafından kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Bunlar içerisinde en dikkat çekeni, Kürşad isimli bir Türk prensinin 39 arkadaşı ile kalkıştığı ayaklanmadır. Bu ayaklanma hepsinin kahramanca ölümü ile sonuçlanmıştır. Ancak bu tür hareketler, Türklerin hürriyet ve istiklâl arzularını sürekli canlı tutmuştur.

BATI GÖKTÜRK KAĞANLIĞI                                                                                          582 yılında ikiye ayrılan bu iki Göktürk kanadı, hâkimiyet mücadelesi yüzünden birbirlerinin düşmanı hâline gelmişlerdi. Batı Göktürkleri'nin başında bulunan İstemi Yabgu'nun oğlu Tardu, bir yandan doğuya üstünlüğünü kabul ettirmek için uğraşırken, bir yandan da batıda yeni fetihlere girişmişti. Bu faaliyetleri neticesinde Maverâünnehir ve Harezm bölgesi yanında Ötügen, Kuzeybatı Moğolistan ve Kaşgar'a kadar hâkimiyetini genişletti. Ancak Tardu, Göktürk birliğini sağlamak için çok şiddetli davranıyordu. 601 yılında Çin başkenti yakınlarında yapılan savaştan sonuç alınamaması pek çok Türk ve yabancı kavimlerin isyanına sebep oldu. Tardu, bu isyancılar ile baş edemeyerek 603 yılında tarih sahnesinden çekildi. Tardu'dan sonra Batı Göktürkleri'nde iç karışıklıklar uzun yıllar devam etti. Bir ara Tardu'nun torunu olan Tong-Yabgu zamanında (619 -630) devlet nizamı sağlanmış ise de 630 yılında bir mücadelede ölmesi, Batı Göktürklerinin sonunu hazırlamıştır. 630 yılı Göktürk tarihî için kara bir yıl olmuş, her iki Göktürk devleti de aynı yıl içerisinde Çin'e bağlanmıştır.

İKİNCİ GÖKTÜRK KAĞANLIĞI                                                                                        630 yılında başlayan 50 yıllık esaret döneminde Çin, Türk kavimlerini durmadan yerinden oynatır, parçalar ve böler. Yapılan ayaklanmalar da çok kanlı bir şekilde bastırılır. Ancak bu baskı ve şiddet dönemi Türklerin millî benliklerini yok edemez. Aksine Türklerdeki millî şuuru daha da perçinler. Türklerin bu devirde içine düştükleri hüzün ve kederin, acıklı ve ibret dolu ifadelerini Orhun Kitabeleri'nde görmek mümkündür.

II. Göktürk Kağanlığı, baskı ve zulüm devirleri ardından 681 yılında Göktürk hanedan soyu Aşına'dan gelen Kutlug tarafından kuruldu. Kutlug, az zamanda akıl hocası Tonyukuk ile kağanlığı, Ötügen başkent olmak üzere yeniden teşkilâtlandırmıştır. Bu sebeple Kutlug Kağan'a İl'i=devleti derleyip toplayan manasına İlteriş ûnvanı verildi. Ordu ve diplomasi işlerini Bilge Tonyukuk'a bırakan İlteriş Kağan, kardeşi Kapagan'ı da şat tayin etti. Devlet kurulduktan sonra, elli yıllık esaret hayatının acısını çıkarmak ve Türklerin kırılan gururlarını tamir etmek için Çin'e karşı sayısız akınlar yapıldı. Hatta bu akınların birinde 23 Çin şehrinin tahrip edildiği ve Okyanus'a kadar ulaşıldığından bahsedilmektedir. Orhun Kitabeleri'nde İlteriş Kağan'ın en büyük destek ve yardımcılarından birinin eşi İlbilge Hatun olduğu belirtilmektedir.

İlteriş Kağan 692 yılında öldüğü zaman Göktürk Devleti eski haşmet ve gücüne erişmiş bulunuyordu. Yerine biri 8 yaşında Bilge, diğeri 7 yaşında olan Kül Tigin adlı oğullarının yaşlarının küçüklüğü sebebiyle, kardeşi Kapagan, kağan oldu (692-716).

Kapagan Kağan devri, fetihlerin devam ettiği ve Türk birliğinin kurulduğu bir devir olmuştur. Kapagan, bu birliği gerçekleştirmek için gerektiğinde çok şiddetli davranmıştır. Bu sebeple Kırgızlar, Türgişler ve Basmıllar itaat altına alınmış, Karluklar ve Oğuzlar cezalandırılmıştı. Ayrıca onun zamanında tarım reformu ve tohum ıslahı gibi hareketlere de girişilmişti. Bu amaçla gelişmiş Çin tarımının tekniklerinin uygulanması için Çin ile savaşılmıştır.

Kapağan Kağan 716 yılında öldüğü zaman şiddet politikasının bir neticesi olarak devlet içerisinde büyük karışıklıklar baş gösterdi. Yerine geçen oğlu İnal bu meselelerle baş edecek kabiliyette olmadığı için idareyi İlteriş'in oğulları Bilge ve Kül Tigin almak zorunda kaldılar.

Her ikisi de amcaları Kapagan'ın kağanlığı zamanında önemli devlet görevlerinde bulunmuşlar ve başarı göstermişlerdi. Bilge, şat ûnvanı ile devletin Batı ( Sol) kanadının başında bulunmuştu. 716 yılında Bilge, Kağan olunca küçük kardeşi Kül Tigin, ağabeyinin yerine devletin batı kanadının başına geçti. Kül Tigin aynı zamanda ordunun düzenlenmesi işini de üzerine almıştı. Babalarının başveziri olan Bilge Tonyukuk tecrübeli bir devlet adamı kimliği ile aynı görevine devam etti.

Eski Türk devlet anlayışına göre iyi bir kağanın başlıca iki özelliği olmalıydı: Bilgelik ve alplik. Bu iki kardeşten Bilge Kağan, bilgelikle; Kül Tigin ise alpliği, cesareti ile şöhret kazanmıştır.

Bilge Kağan zamanında devlet, eski güç ve itibarına kavuştu. Çin ile ittifak hâlinde olan güçlü Moğol kabileleri ve Basmılların oluşturduğu tehdit ortadan kaldırıldı . Böylece doğuda ve batıda kağanlık sınırları doğal sınırlarına kavuşmuş oldu. Bilge Kağan devri (716-734), İkinci Göktürk Devleti'nin en parlak devri olmuştur. Bu başarılar, üç Göktürk büyüğünün; Tonyukuk, Bilge ve Kül Tigin'in azim, gayreti ve hepsinden önemlisi uyumlu çalışmaları ile elde edilmişti .

Önce Tonyukuk'un 725, sonra Kül Tigin'in 731 yılında ölümü üzerine, iki büyük yardımcısını kaybeden Bilge Kağan da 734 yılında öldü. Bu üç Türk büyüğü adına ayrı ayrı dikilen kitabeler, bu çağın ölmez hatıralarıdır.

Göktürk Kitabeleri'nde de söylendiği gibi, küçükler, büyükler gibi yaratılmadığı için, Bilge Kağan'dan sonra gelen Türk devlet adamları da bilgisiz ve kötü olmuşlardı. Ayrıca Dokuz Oğuzlar yani Uygurlar, Karluklar ve Basmıllar gibi Türk kavimleri de güçlenmişlerdi. İşte 743 yılında bu üç Türk kavminin, Basmıl Türklerinin başkanlığında toplanıp, Göktürk Devleti'ni yıkmalarıyla Göktürk devri de sona ermiştir.

Başlangıçta yalnızca akın ve savaşlar için kurulmuş gibi görünen Göktürk Kağanlığı, artık VIII. yüzyılda, bir kültür devleti olma yoluna girmişti. Ayrıca Türkçe konuşan ve kendilerini birbirine yakın hisseden bütün Orta Asya halklarını bir araya getirmişti .

Göktürklerin kurup geliştirdiği yüksek devlet anlayışı Orta Asya Türk boylarının kolay kolay hafızalarından çıkmamıştır. İşte bu açıdan 744'te kurulan Uygur devleti Göktürklerin bir devamı gibidir.

Yorum (yok) Yorum yaz!

İSLAMİYETTEN ÖNCEKİ TÜRK DEVLETLERİ..

İSLÂMİYETTEN ÖNCEKİ TÜRK DEVLETLERİ

HUNLAR

GÖKTÜRKLER

UYGURLAR

BÜYÜK HUN İMPARATORLUĞU

Türkler'in ilk kurdukları imparatorluk Hun İmparatorluğu'dur. Türkler'in daha eskiden de devletler kurduklarını biliyoruz, ama Hun Devleti çok geniş bir saha üzerinde başka milletleri de idaresi altına alan büyük bir devlet olduğu için, ona imparatorluk adını veriyoruz.

Hun İmparatorluğu Hun Türkleri tarafından M.Ö. 220 yılında kuruldu. Hunlar bugünkü Moğolistan bölgesinde, yâni Çin'in kuzey-batısında yaşıyorlardı. Bu bölgede hâkimiyet kurdukları ve genişlemeye başladıkları için Çinliler onları büyük bir tehlike sayıyorlardı. Gerçekten Hunlar, askerlikteki üstünlükleri sayesinde Çin ordularını devamlı bozguna uğratıyorlardı. Bu yüzden Çin Devleti, Hun saldırılarını önleyebilmek için Hun-Çin sınırı boyunca büyük bir duvar örmeye başladı. Çin Şeddi veya Büyük Çin Duvarı denen savunma hattı işte böyle ortaya çıkmıştır (M.Ö. 214). Sonraları Ming Hanedanı zamanında yenilenen bu büyük duvarın bâzı kısımları çok sağlam bir şekilde günümüze kadar ayakta kalmıştır.

İlk büyük Hun hükümdarı Teoman Yabgu'dur (M.Ö- 220). O zamanlarda Türk hükümdarlarına "Yabgu" deniyordu. Teoman Yabgu birbirinden ayrı yaşayan Türk boylarını birleştirerek ilk Türk birliğini gerçekleştirmişti. Bu çağda Türkler'in askerî üstünlüklerinde süvarilerin pek önemli bir yeri vardı. Çinliler atla çekilen savaş arabaları kullanıyorlardı, ama süvârî orduları yoktu. Türk atlıları çok sür'atli hareket kaabiliyetine sahip oldukları için Çin birliklerini istedikleri yerde çeviriyorlar, düşman olunca da çabucak çekiliyorlardı. Onlara ummadıkları anda birdenbire hücum ediyorlardı. Çinliler bu yüzden ordularını Hunlar gibi donatmak zorunda kaldılar; askerlerini Hunlar gibi giydirdiler. Ama ne Çin Duvarı, ne Çin orduları, Hunlar'ın Çin içlerine kadar girmelerini engelleyebildi.

Teoman Yabgu'dan sonra Hun tahtına oğlu Mete Yabgu geçti. Mete zamanında Hun İmparatorluğu'nun toprakları Japon Denizi'nden Hazar Denizi'ne kadar uzanıyordu. Bu topraklarda çeşitli Türk kavimlerinin yanısıra öbür Altaylı kavimler de yaşıyorlardı. Mete devri, Hun İmparatorluğu'nun en parlak devridir (M.Ö. 209-174).

Hunlar zamanında Çinliler medeniyet bakımından çok ileri bir durumdaydılar. Hem nüfusları ve orduları çok kalabalık, hem medeniyetleri parlak olduğu hâlde Hunlar'la başa çıkamadılar. Bu da gösteriyor ki, Hun başarısının sebebi yalnızca askerî güç değildi. Gerçekten Hunlar teşkilâtçılık ve idare bakımından çok gelişmişlerdi. O sırada Çin'in ayrı ayrı prenslikler hâlinde bulunmasından da faydalanarak, Kuzey Çin'de sık sık iktidarı ele alıyorlardı. Fakat Çinliler'in şehir hayâtına kapılan sınır boyu Türkleri yavaş yavaş Çinlileşiyor. Çinli prenseslerle evlenen Hun hükümdarlarının saraylarında Çin âdet ve gelenekleri yerleşiyordu.

Mete'den sonra gelen Yabgular zamanında Çinliler'le ilişkiler arttı. Özellikle evlenme yoluyla Türk ve Çin hükümdar âileleri arasında yakınlıklar doğdu. Bu yakınlıklar ise Hunlar'ın iç işleri bakımından birçok karışıklıklara yol açtı. Yine de Hun İmparatorluğu Milâttan Önce Birinci Yüzyıl'a kadar üstünlüğünü devam ettirdi. Bu yüzyılda ise Türk beyleri arasında taht kavgaları artabildiğine arttı. Çinliler de bu kavgalardan faydalanarak, Türkler'i zayıflatmayı bildiler. Ancak Çinliler'in Hohan-Şu dedikleri Yabgu'nun 27 yıllık imparatorluğu zamanında ve Çiçi Yabgu devrinde devlet eski gücünü biraz olsun toparlayabildi.

Milâttan sonraki ilk yüzyılda Hun İmparatorluğu Doğu ve Batı Hunları olmak üzere iki ayrı devlete bölündüler. Bunlara Güney ve Kuzey Hunları da denir. Milattan sonra üçüncü yüzyılın başlarında (220) başka bir Türk kavmi olan Siyenpi'ler Hunlar'la iktidar mücadelesine giriştiler. Sonunda Moğollar'ın ve bazı Türk boylarının da yardımıyla Hunlar'ın hâkimiyetine son verdiler. Büyük Hun İmparatorluğu târihte bilinen eski imparatorlukların en büyüğü idi. Hun hükümdarlarından Mete, Hohanşu ve Cici Yabgular, dahî denecek kadar büyük birer kumandan ve devlet adamı idiler. Bu büyük şahsiyetler hakkında Çin târihlerinde verilen bilgiler, en büyük düşmanlarının bile onlara hayran kaldıklarını gösterir.

Mete Kağan ve Oğuz Destanı

Mete, Teoman Yabgu'nun oğlu ve veliahdi (kendisinden sonra hükümdar olacak kimse) idi. Ama Teoman Yabgu'nun başka bir eğinden de bir oğlu olmuştu ve bu kadın Teoman'dan sonra Mete yerine kendi oğlunun hükümdar olmasını istiyordu. Sonunda Teoman'ı kandırdı. Ama Mete Buna razı olmadı ve derhâl bir ordu toplayarak Hun tahtını ele geçirmek üzere yola çıktı. Böylece Türk târihinde ilk defa bu şehzade (prens), devlet uğruna babasıyla taht kavgasına girişiyordu. Osmanlı İmparatorluğu zamanında da ilk defa Birinci Murâd'ın oğullarından Savcı (Yıldırım Bâyezîd'in ağabeyisi) babasına karşı çıktı; sonra İkinci Bâyezîd'in oğlu Selim (Yavuz) babasıyla taht kavgasına girdi. Kanûnî'nin çok sevdiği eşi Hurrem Sultân kendi oğlu Selîm'i (İkinci Selim) velîahd yapmak isteyince, pâdişâhın öbür oğulları (Mustafa ve Bâyezîd) da babalarına isyan ettiler.

Mete çok yüksek kaabiliyetli bir komutandı. Topladığı ordu ile babasını yendi ve Hun tahtına oturdu. Çin târihleri onun üstün meziyetlerini ve yaptığı büyük işleri uzun uzun anlatırlar. Devletinin ve milletinin işleri için kendi çıkarlarını hiçe sayardı.

Anlatılanlara göre bir defasında Hunlar zor durumda kalmışlar ve Çinliler'den barış istemişlerdi. Çinliler barış için Mete'nin en sevdiği atını istediler, hemen verdi. Ama Çin hükümdarı bununla yetinmedi, başka şeyler de istedi. Mete kendine ait nesi varsa hepsini birer birer veriyordu. Sonra Çinliler sınırda küçük bir arazî istediler. Burası hiçbir ise yaramayan kurak, kumlu bir topraktı. Ama Mete buna çok sinirlendi ve şöyle dedi:

"Benden ne istedinizse verdim, çünkü onlar benim maltındı. Ama bu toprak benim değil, milletimindir. O toprağı korumak için savaşır, canımı veririm."

 

Türklerin Oğuz Kağan Destanı'ndaki Oğuz Kağan'ın Mete olduğu söylenir. Oğuz Kağan'ın Şehnâme'de ve Divân-ı Lugati't Türk'de adı geçen Alp Er Tunga olduğunu söyleyenler de vardır. Oğuz Kağan Destanı şöyledir:

Günlerden bir gün Ay Kağan bîr erkek çocuk doğurdu. Çocuk kara saçlı, kara kaşlı, ela gözlü, kırmızı ağızlı idi. Perilerden daha güzeldi. Çocuk, anasından yalnız bir defa süt emdi. Bir daha emmedi. Konuşmaya başladı. Çiğ et ve şarap istedi. Kırk günden sonra büyüdü. Yürüdü. Oynadı. Ata bindi. Geyik avına bağladı. Günlerden sonra, gecelerden sonra bir yiğit oldu. Bahadır oldu.

Oğuz Kağan denen bu bahadır bir gün Tanrı'ya yakarmakta idi. Birdenbire etraf karanlık kesildi. Gökten bir ışık düştü. Bu ışık aydan da, güneşten de parlaktı. Oğuz Kağan gördü ki bu ışığın içinde bir kız var. Bu kız çok güzeldi. Yüzünde ateşli, ışık saçan bir beni vardı. Kutup Yıldızı gibi İdi. Gülse, mavi gök de gülerdi. Ağlasa, mavi gök de ağlardı.

Oğuz Kağan bu kızı görünce aklı başından gitti. Kızı sevdi, aldı. Kız, Oğuz Kağan'a üç erkek çocuk doğurdu. Birincisine "Gün", ikincisine "Ay", üçüncüsüne "Yıldız" adını koydular.

Oğuz Kağan gene bir gün ava gitti. Gördü ki gölün yanında bir ağaç var. Bu ağacın kovuğunda bir kız oturuyor. Çok güzel bir kız. Saçlar bir ırmağın akışı gibi. Dişleri inciye benziyor. Gözleri gökten de mavi.

Oğuz Kağan'ın aklı başından gitti. Yüreğine ateş düştü. Onu sevdi, aldı. Bu kız da Oğuz Kağan'a üç erkek çocuk doğurdu. Birincisine "Gök", ikincisine "Dağ", üçüncüsüne de "Deniz" adını verdiler.

Bu çağda, sağ yönde Altın Kağan denen bir kağan vardı. Altın Kağan, Oğuz Kağan'a elçi gönderdi. Pek çok altın,gümüş, yolladı. Pek çok kız, yakut, inci gönderdi. Oğuz Kağan'a saygı gösterdi. İtaat etti. Oğuz Kağan, Altın Kağan'ın itaatini kabul etti. Sonra kırk gün yürüdü. Buz Dağı denen dağa geldi. Çek soğuktu. Çadırını kurdurdu.

Tan yeri ağardığı zaman Oğuz Kağan'ın çadırına güneş gibi bir ışık girdi. O ışıktan; gök tüylü, gök yeleli, büyük bir erkek kurt çıktı. Kurt, Oğuz Kağan'a dedi ki :

- "Ey Oğuz, artık ben önünde yürüyeceğim."

Bundan sonra Oğuz Kağan çadırları toplattı. Yola koyuldu. Ordusunun önünde gök tüylü, gök yeleli, büyük erkek kurt yürüyordu. Ordu, kurdu takip ediyordu.

Nice günlerden sonra kurt durdu. Oğuz Kağan da ordusunu durdurdu. Burada İtil denen bir ırmak vardı. Oğuz Kağan düşmanla karşılaştı. Savaş çok çetin oldu. Okla, kılıçla vuruşuldu. İtil Suyu düşman kanından kıpkızıl oldu ve Oğuz Kağan üstün geldi.

Gök tüylü, gök yeleli kurt gene öne düştü. Oğuz Kağan'ı Sind Ülkesi'ne götürdü. Oğuz Kağan burada da çok düşmanla vuruştu. Düşmanı yendi. Bu ülkeyi de yurduna ekledi. Geri döndü.

Oğuz Kağan'ın yanında ak sakallı, boz saçlı, çok akıllı ihtiyar bir kişi vardı. Anlayışlı, doğru bir adamdı. Oğuz Kağan'ın veziri idi. Adı "Uluğ Türk" idi.

Uluğ Türk günlerden bir gün uykuda bir altın yay ve üç gümüş ok gördü. Bu altın yay gün doğusundan gün batısına kadar uzanmıştı. Üç gümüş ok da kuzeye doğru gidiyordu. Uluğ Türk uyandıktan sonra, düşte gördüklerini Oğuz Kağan'a anlattı:
- "Ey Kağanım," dedi. "Hayat sana hayırlı olsun. Gök Tanrı, düşümde gördüğümü yerine getirsin. Dilediği yeri sana versin."

Oğuz Kağan, Uluğ Türk'ün sözlerini beğendi. Öğüdünü dinledi. Oğullarım topladı. Şöyle dedi:

- Gönlüm av diliyor. Kocadım. Kuvvetim kalmadı. Gün, Ay ve Yıldız; siz Doğu tarafına varın. Gök, Dağ ve Deniz; siz Batı tarafına varın...

Bunun üzerine Oğuz Kağanın oğullarının üçü Doğu tarafına, üçü de Batı tarafına gitti. Gün, Av ve Yıldız çok geyikler, çok kuşlar avladıktan sonra yolda bir altın yay buldular. Yayı aldılar. Babaları Oğuz Kağan'a verdiler. Oğuz Kağan sevindi. Yayı üç parça etti ve dedi ki :

- "Ey büyük kardeşler, yay sizin olsun..."

Gök. Dağ ve Deniz de çok geyikler, çok kuşlar avladıktan sonra yolda üç gümüş ok buldular. Okları aldılar. Babaları Oğuz Kağan'a verdiler. Oğuz Kağan sevindi. Okları küçük oğullarına pay etti ve dedi ki:

- "Ey küçük kardeşler, bu oklar sizin olsun..."

Oğuz Kağan bundan sonra ulu kurultayı toplantıya çağırdı. Halkı da davet etti. Büyük meşveret edildi. Oğuz Kağan yurdunu oğullarına pay etti. Onlara verdi. Dedi ki :

- " Ey oğullar ben çok yaşadım. Çok savaşlar gördüm. Çok ok attım. Çok ata bindim. Düşmanlarımı ağlattım . Dostlarımı güldürdüm. Gök Tanrı'ya borcumu eda ettim. Sizlere de yurdumu veriyorum..."

 

AVRUPA HUN İMPARATORLUĞU

 

Siyenpiler ile yaptıkları savaşları (220) kaybettikten ve Asya'daki Büyük Hun İmparatorluğu dağıldıktan sonra Hunlar'ın bir kısmı Dinyeper Nehri ile Aral Golü doğusu arasındaki bölgeye yerleştiler ve Dördüncü Yüzyılın ortalarına kadar orada yaşadılar. Bu târihten itibaren Batı'ya akın etmeye başladılar. Hunlar'ın yurtlarını niçin bırakıp göç ettikleri iyice bilinmiyor, herhalde geçim şartlarının bozulması onları bu işe zorladı. Hakanları Balamir'in idaresinde Volga'dan Batı'ya doğru ilerlemeye başladılar. O târihlerde Kuzey Karadeniz'den Macaristan'a kadar olan yerlerde Cermen asıllı kavimler oturuyorlardı. Hunlar önce bunlardan Doğu Gotları'na hücum edip dağıttılar. (374), arkasından Batı Gotları'nı mağlup ederek onların ülkesine girdiler (375).

Doğu'dan Batı'ya doğru uzanan Hun akınının yerinden yurdundan ettiği birçok kavimler böylece Batı'ya itilerek Roma İmparatorluğu topraklarım altüst ettiler. Kuzey Karadeniz'den İspanya'ya kadar her taraf allak-bullak oldu. Avrupa'nın etnik manzarasını değiştiren bu büyük hâdiseye tarihte "Kavimler Göçü" denir.

Dördüncü Yüzyıl'ın sonunda Hunlar Batı'da Tuna'yı geçerek Balkanlar'a indiler, Doğu'da da Kafkaslar'dan Anadolu'ya girdiler. Bu ikinci akıncı kolu Güney Anadolu'dan Suriye'nin Akdeniz kıyılarına ve Kudüs'e kadar yıldırım hızıyla ilerledi. Sonbaharda aynı yoldan Azerbaycan'a döndü. Roma İmparatorluğu bu akından o kadar şaşırmıştı ki, her tarafta Hunlar hakkında akıl almaz hikâyeler anlatılıyordu. Batı'da ise Balamir'in oğlu Ildız'ın komutasındaki Hun süvari birlikleri Bizans İmparatorluğu'nu barışa zorladı, Batı Roma İmparatorluğu ise kendi ülkesini talan eden barbar kavimler (Gotlar, Vandallar, Burgondlar, Saksonlar vs.) karşısında Hunlar'la anlaşma yoluna gitti.

Ildız'dan sonra Hun tahtına geçen Karaton ve Rua zamanlarında Hunlar Bizans'ı yıllık vergiye bağladılar, Batı Roma'yı da barbar kavimlerin ve Bizans'ı istilâ tehditlerine karşı korudular. Hun gücü bir masal gibi bütün Avrupa'yı âdeta büyülemiş ve korkutmuştu. Bu korkunun izlerini Batı milletlerinin hafızalarında hâlâ bulabiliyoruz.

Hun İmparatoru Rua'nın 434'de ölmesi üzerine devletin başına Attila geçti. Attila, Rua'nın kardeşlerinden Muncuk'un oğlu idi. Amcaları Aybars ve Oktar İmparatorluğun sağ ve sol kanat hanları idi. Attila kardeşi Bleda ile birlikte hükümdar oldu, ama asıl idare ve kudret Attila'nın elindeydi. Attila'nın hükümdarlık devri Hun İmparatorluğu'nun altın çağıdır. O târihte Hunlar Volga Nehri'nin doğusundan bugünkü Fransa'ya kadar olan bölgeye hâkim olmuşlardı. İdareleri altında çeşitli Türk boyları da dâhil olmak üzere tam kırk beş kavim yaşıyordu ki, bunların çoğu şimdiki Avrupa milletlerinin dedeleridir.

Bütün dünyada Attila'nın karşısına çıkacak hiçbir kuvvet yoktu. Hun hâkimiyeti Manş Denizi'ne kadar ulaşmıştı. Bizans kendisini devamlı baskı altında tutup vergiye bağlayan bu kuvvetten kurtulmak için Hunlar arasına nifak sokma yolunu denedi. Çeşitli sebeplerden
Attila idaresiyle uzlaşamayan Hun beylerini Bizans'a davet ediyor, onları yüksek makamlara geçiriyor, Attila'ya karşı kendilerine yardım vâdediyordu. Attila nihayet Bizans'ı ortadan kaldırmak üzere harekete geçip ordularıyla Trakya'ya girdiği sırada meşhur Roma kumandanı ve konsülü Aetiüs araya girdi ve kendi oğlunu Attila'ya rehin vererek Bizans'ın barışı koruyacağına kefil oldu. Bu seferden yedi yıl sonra Bizans artık Hunlar'a bağlı bir devlet hâline gelmişti: Her yıl ödedikleri yıllık vergiyi üç katma çıkaracak ve bir defaya mahsûs olmak üzere altı bin libre altın ödeyeceklerdi.

Attila 451 yılında Batı Roma İmparatorluğu topraklarının bir kısmı üzerinde hak iddia ederek (Roma prensesi ile nişanlıydı), harekete geçti. Romalılar o zaman Hunlar'ın kovaladığı diğer Barbar kavimlerden de topladıkları kuvvetlerle iki yüz bin kişilik bir ordu kurup Paris yakınlarında Attila'nın karşısına durdular. Atilla'nın ordusunda da Hunlar'ın yanısıra başka kavimlerden yüz bine yakın asker vardı. Orleans yakınında bütün bir gün yapılan savaşta her iki taraf on binlerce kayıp verdiği halde kimin yendiği belli olmadı, ama gece olunca Romalılar ve müttefikleri savaş alanından çekildiler. Attila onları o sırada takip etmedi, geri dönüp ordusuna çekidüzen verdikten sonra Roma'ya doğru yürüdü. Po Ovası'na geldi. Roma'da halk korku ve panik içindeydi. Senato, ne pahasına olursa olsun barış yapılmasından yanaydı. Barış teklifini yapacak heyetin başında papa vardı: Papa, hıristiyan dünyasını kurtarmak üzere bizzat Attila'nın huzuruna çıktı ve Roma'nın kendisine boyun eğdiğini bildirdi. Bunun üzerine barış yapıldı.

Attila 452 yılında 60 yaşında iken şüpheli bir şekilde Öldü, Yerine sırasıyla oğulları İlek, Dengizik ve İrnek, Hun Hakanı oldular. Bu sonuncular önceki Hun hakanları gibi başarılı olamadı. 470 yılında Batı Hun İmparatorluğu artık dağılmıştı.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Deportivo'nun sahasında hep bir Türk bayrağı bulunuyor. Bili

Deportivo'nun sahasında hep bir Türk bayrağı bulunuyor. Biliyor muydunuz?
Barboros Hayrettin Paşa, Akdeniz'e hükmettiği sıralarda İspanya sahillerine
kadar ulaşmış. O sırada İspanya'da yiğitliği ile ünlü Galicia bölgesinin
delikanlıları, Barboros'a büyük destek vermişler. Bu işbirliğini içlerine
sindiremeyen komşu kent Vigo'nun halkı ise La Coruna'ya Türklerle ortaklığa
girmelerinden dolayı, onlara "Türkler" adını takmışlar. Bu ad sporda,
özellikle de futbolda günümüzde büyük bir rekabete dönüşmüş. Buna karşılık,
La Coruna halkı da Celta Vigo taraftarlarına yakınlığı ve iyi ilişkileri
nedeniyle Portekiz'li yakıştırması yapmışlar.

La Coruna'da çok sayıdaki taraftar derneklerinden biri olan La Pasion Turca
derneğinin başkanı Ricardo ise Türk bayrağına sahip çıkmaktan duyduğu
memnuniyeti dile getiriyor. Ricardo, Deportivo La Coruna'nın Şampiyonlar
Ligi'nde Yunan takımı Panathinaikos'la oynadığı maçta açtıkları 20 metreyi
aşan Türk bayrağını anlatırken, "İnanın Riazor Stadı'nda yüzlerce Türk
bayrağı vardı. Stadın bir ucundan diğer ucuna bir Türk bayrağı astık.
Yunanlılar sahaya çıktıklarında dev Türk bayrağının yanı sıra yüzlerce
ateşli taraftarın ellerindeki ay yıldızlı bayrakları görünce neye
uğradıklarını şaşırdılar. Dünyanın hiçbir yerinde kendi ulusunun bayrağının
dışında, başka ülke bayrağına bu kadar çok sahip çıkan bir taraftar grubu
bulamazsınız" dedi.

Ricardo ayrıca Türk bayrağına Deportivo Kulübü yaşadıkça sahip çıkacaklarını
ve Celta'nın Deportivo ile 2. yarıda oynayacağı maçta Türk bayrakları ile
tam bir gövde gösterisi yaparak stadı "Türkiye" diye inleteceklerini
söyledi.

Alberto ile Ricardo'yu dinledikten sonra Celta'nın Deportivo taraftarlarına
ayırdığı bölüme geçtim. İnsan kendini adeta milli maçta hissediyordu.
Celta'lılar "Türkler dışarıya" diye tezahürat yaparken, Deportivo'lular da
sürekli "En büyük Türkiye" diye bağırıyordu. Onlara Türkiye'den geldiğimi
söyleyince birden etrafımda yüzlerce La Coruna taraftarının beni selamlamak
için elini uzattığını gördüm. Karşılaşmayı Deportivo, yani Türkler 3-0
kazandı. Sevinç sokaklara taştı. Türk bayrakları bu kez Vigo kentinde
dalgalanmaya başlamıştı

Yorum (yok) Yorum yaz!

KURTULUŞ SAVAŞI, BİR DERİN DEVLET DESTANIDIR

KURTULUŞ SAVAŞI, BİR DERİN DEVLET DESTANIDIR
>HÜSEYİN MÜMTAZ
>Müttefikler, Birinci Dünya Savaşı mağlupları ile ilki Almanya'yla
>Versay'da 28 Haziran 1919'da; sonuncusu da Osmanlı İmparatorluğu ile
>Sevr'de 10 Ağustos 1920'de olmak üzere beş ayrı anlaşma imzaladılar.
 
>Versay'ı kabul etmeyen Almanya, dünyayı kan ve ateşe boğan Hitler'i
>ve Nazizmi doğurdu…
 
>Sevr'i kabul etmeyen Türkiye ise Atatürk'ü ve cumhuriyet olarak
>şekillenen ‘'milli devlet''i.
>
>Sadece bu iki zıt sonuç bile batılılar ile içerideki batılı yardakçılarını, cümle muhibbanı, işbirlikçileri ve embeddedleri ince
>ince düşünceye
sevketmelidir.
>
>80 sene sonra Versay'ın olumsuz yönlerini ayıklayan Avrupa, bu sefer
>‘'Avrupa Birliği'' adı altında birleşerek; bir ve bütün halinde ve
>hep beraber bir türlü uygulamaya konulamayan Sevr'i tekrar ısıttı.
>
>57inci'den itibaren her hükümete AB kılığında imzalatılan sıralı
>Uyum Protokolleri, Ek protokoller ve Çerçeve Belgeleri, ‘'yeni
>Sevr''lerden başka bir şey değildir ey okuyucu.
>
>Tabip Tuğgeneral Şehidullah Fikri Altan, Balkan Harbi öncesi
>başlayıp, İkinci Dünya Savaşı sonrası biten anılarının 232'inci
>sayfasında şöyle yazıyor: ( ‘'Savaşçı Doktorun İzinde'' - Remzi
>Kitabevi. İstanbul 2005)
>
>‘'Bir nazır paşa, bir Şurayı devlet reisi ve bir sefiri kebirden
>oluşan heyetin son Yunan Harekâtından önce imza koyduğu Sevr
>Antlaşması biz askerleri hiç mi
hiç ilgilendirmemişti. Arkadaşlarla
>aramızda bir, iki kez konuşulduğunu, sonra omuz silkip geçtiğimizi
>anımsıyorum. Aslına bakarsanız vatanın toptan el değiştirmesine
>aracılık etmeleri bile umursanmaya değmezdi. Çünkü esas olan bizim
>için fiiliyattı. Kurtuluş mücadelemizde bir karış vatan toprağının
>yitirilmesi veya kazanılması, ulusal irade yoksunu imzalardan çok
>daha önemliydi.''
>
>Demek ki Sevr'i devlet ve hükümet kabul etmişti, asker etmemişti.
>
>Asker etmemişti; Misakı Milli Hudutlarının içinde vatanın dört bir
>yanındaki millet kabul etmemişti.
>
>Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyeti Osmaniyesi (22 Ocak 1919), İzmir
>Müdafaai Hukuku Osmaniye Cemiyeti (17-19 Mart 1919), İzmir Reddi
>İlhak Heyeti Milliyesi (Aralık 1918), Vilayatı Şarkiye Müdafaai
>Hukuku Milliye Cemiyeti (4
Aralık 1918), Trabzon Muhafazai Hukuku
>Milliye Cemiyeti (12 Şubat 1919), Cenubi Garbi Kafkas Hükümeti
>Muvakkati Milliyesi (17-18 Ocak 1919) gibi cemiyet, kongre ve
>oluşumların hepsi de İzmir'in Yunanlılarca işgal tarihi olan 15
>Mayıs 1919'dan önce kurulmuş ve ilk kongrelerini yapmışlardı.
>
>Devleti Osmani Sevr'i imzalarken Demirci Akıncıları, Topal Osman,
>45'inci Piyade Alay Komutanı İsmail Hakkı, makinalı Tüfek Zabiti
>Teğmen Hamdi, Osman Çavuş hepsi 15 Mayıs 1919'dan önce birlikleriyle
>dağa çıkmışlardı.
>
>9'uncu Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa 16 Mayıs 1919 günü Galata
>Rıhtımından kendisini Kızkulesi açıklarında bekleyen Bandırma
>Gemisine götürecek istimbota İşgal kuvvetleri kontrolünde binmiş,
>gemiyi İngiliz İşgal kuvvetleri denetlemişti.
>
>19 Mayıs 1919 günü Samsun
rıhtımında ise Paşayı; 9 Mart'ta şehre
>çıkan 200 İngiliz askerinin silâhlarını aldığı bir ‘'şeref mangası''
>karşılamıştı.
>
>Yâni kıymetli okuyucu Sevr'i Devlet(-i Osmani) ve Hükümet (Damat
>Ferit) imzalamış; ülkenin dört bir yanına Mondros uyarınca yabancı
>kuvvetler çıkmış….
>
>…çıkmış ama askerler, subaylar ve komuta heyeti….
>
>..ve en önemlisi millet işgali, zilleti, utancı kabul etmemişti.
>
>Samsun'da komutanı karşılayan mağlup ve ‘'silahsız'' ihtiram
>kıtasından, sadece üç yıl sonra İzmir'in dağlarında çiçekler açtıran
>ve düşmanı denize döken bir süvari kolordusu yaratmak ise milletin
>azim ve kararlılığının ve lidere olan inancın eseridir.
>
>Demek ki ey millet,
>
>Türk Kurtuluş Savaşı; katıksız bir ‘'derin devlet destanı''dır.
>
>Çaresiz kalmış;
bütün limanları işgal edilmiş, bütün tersanelerine
>girilmiş, askeri terhis edilmiş devletin; ordusu ve milleti ile
>kendini koruma-kurtarma-savunma iç güdüsünün bir şaheseridir.
>
>Bütün bunlardan daha elim ve daha vahim olmak üzere; memleketin
>dahilinde iktidara sahip olanların siyasi emellerini işgalcinin
>siyasi emelleriyle birleştirdiği bir çaresizlik ortamında
>kendiliğinden doğan milli refleksin dışavurumudur.
>
>Ve şimdi, o halde tam da işte bu noktada; ‘'nerede o millet, nerede
>o asker, nerede o lider'' demenin tam sırasıdır.
>
>Tuğgeneral Şehidullah ne diyordu; ''Sevr Antlaşması biz askerleri
>hiç mi hiç ilgilendirmemişti. Arkadaşlarla aramızda bir, iki kez
>konuşulduğunu, sonra omuz silkip geçtiğimizi anımsıyorum''.
>
>Fakat şimdi AB'nin ‘'modern-çağdaş Sevr'' demek olan
bilumum
>anlaşmaları askeri ne yazık ki ilgilendiriyor.. Omuz silkip
>geçmiyorlar.
>
>Son zamanlarda sadece üye aidatlarıyla böyyük başarılara imza atıp
>görkemli toplantılar düzenleyen bir STÖ var, TESUD.. Türkiye Emekli
>Subaylar Derneği.. Ve onun da emekli paşa bir genel başkanı var.
>
>Bu emekli paşa genel başkan bir süre önce; Amerika'da mukim kronik
>nevazil bir muhteremin etki alanında olduğu malûm Zaman gazetesi'ne
>bir demeç vererek ne demişti biliyor musunuz?
>
>“Amacımız, Türk ordusunun AB karşıtı olmadığını kanıtlamak. AB
>kriterlerine en yakın kurumun TSK olduğunu göstermek istiyoruz.”
>
>Bunu nasıl yapacaklarmış;
>
>‘'Avrupalı meslektaşlarına Türk ordusunun demokrasiye müdahale
>etmeyen, çağdaş ve ilerici olduğunu göstererek…''
>
>Konu bu kadarla
kalsa iyi..
>
>TESUD'un bir de yayın organı varmış.. Bu yayın organının son
>sayısına Genelkurmay Başkanı bir demeç vermiş.
>
>Türkiye'nin Avrupa'ya katkı sağlayacağını belirten Özkök,
>“Osmanlı'nın Rumeli'ye ayak bastığı günden bu yana Türkler
>Avrupalıdır.” demiş. Türkiye Emekli Subaylar Derneği'nin ‘Birlik'
>adlı dergisine konuşan Özkök, “Türklerin Avrupalılığı, Osmanlı
>Devleti'nin Avrupa'ya ayak basmasıyla başlamıştır ve yaklaşık 600
>yıllık bir geçmişe sahiptir.” diye konuşmuş.
>
>Özkök, Atatürk'ün önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin, çok
>kısa bir zamanda Türk milletini demokrasi, insan hakları, laiklik ve
>hukukun üstünlüğü gibi Batı'nın da savunduğu evrensel değerler
>sisteminde buluşturduğuna dikkat çekmiş.
>
>“Çağdaş Avrupa değerleri Türkiye'nin de
değerleridir.” diyen
>Genelkurmay Başkanı, Türkiye'nin gerek coğrafi açıdan gerekse Batı
>değerlerini özümsemiş bir ülke olarak AB'ye şu anda üye olmasa bile
>zaten Avrupalı olduğunu vurgulamış. AB'nin 17 Aralık 2004 zirvesinde
>Türkiye ile 3 Ekim 2005'te üyelik müzakerelerine başlanması kararı
>aldığını hatırlatan Özkök, “AB'nin taahhütüne 3 Ekim 2005'te
>ülkemizle müzakerelere başlanması bir gelişme olarak
>kaydedilmelidir” ifadelerini kullanmış.
>
>Cumhuriyet'in 15'inci yıldönümü buruk kutlanır. Çünkü Atatürk ölüm
>döşeğindedir.
>
>Ankara Hipodromu'nda Ata'nın bayram mesajını Başvekil Celal Bayar
>okur. Mesajın ‘'ordu'' ile ilgili bölümü şöyledir:
>
>‘'Görevin, Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve şerefini iç
>ve dış her türlü tehlikeye karşı korumaktan ibarettir''
der.
>
>TSK İç Hizmet Kanun ve Yönetmeliğine 35'inci maddenin konulmasına
>daha 22 yıl vardır.
>
>Atatürk Türk Ordusuna ‘'Türklük camiasının şan ve şerefinin
>korunması''nı emrediyor.
>
>Türklük camiasının şan ve şerefi mi?
>
>2006 yılı Kurban Bayramı'nın üçüncü günü Başbakan Recep Tayyip
>Erdoğan memleketi Rize'ye gider.
>
>Güneysu ilçesindeki evine giderken gençler kendisini şöyle karşılar:
>
>‘'Potamya'da doğdu/ Başbakan oldu / helal olsun sana Tayyip
>Erdoğan''.
>
>Başbakan'dan ve çevresinden herhangi bir tepki gelmez.
>
>Bize de ‘'Potamyalılar''ın; Başbakanın çok sık bahsettiği alt-üst
>kimlik skalasının neresinde olduğunu merak etmek düşer.
>
>Aynı bayramın ilk günü Star TV'de Yıldız Tilbe'nin programı vardır.
>
>Programında Balık
Ayhan, Ziynet Sali, Ankaralı Turgut ve Rojin'i
>ağırlayan Tilbe, Sali'ye "Sen Yunanlı'sın değil mi?" diye sorar.
>Sali ise "Hayır Türk'üm. Kıbrıs Türk'üyüm" yanıtını verir. Bunun
>üzerine Tilbe Kürt, Balık Ayhan Roman ve Rojin de Kürt olduğunu dile
>getirir. Yıldız Tilbe, programında Anadolu kültürlerinin buluştuğunu
>söyler.
>
>Tilbe'nin bu sözlerinin ardından program müdürü Yüksel Evsen'i
>arayan eski Ulaştırma Bakanı İbrahim Özdemir, "Yıldız Hanım neden
>Türk olduğunu söylemiyor? Neden Kürt kökenli olsa da Türklüğünden
>bahsetmiyor?" diye not bırakır.
>
>Özdemir'in notuna tepki gösteren Tilbe, canlı yayında şunları
>söyler:
>
>"Ulaştırma Bakanı 'Neden Türk olduğunu söylemiyor?' diye sitem
>etmiş. Anam Tuncelili, hem Zaza hem Kürt, babam Ağrılı Kürt. Ben bu
>topraklarda
doğdum, büyüdüm. Kürt neyse, benim için Türk de odur,
>Laz da odur, Çerkez de odur. Hiçbir farkı yoktur. Bunlar birbirinden
>ayrılamaz'' der.
>
>Ben ey millet şimdi ve bu dakikadan sonra sadece Türkçe türkü ve
>şarkı söyleyen, Türklüğü yücelten, Türklüğünü öne çıkaran Türk
>sanatçıların yer alacağı söz ve saz programları, televizyon ve
>radyoları istesem çok şey mi istemiş olurum?
>
>Uyum Paketleri ve Kopenhag kriterlerinden sonra neden ‘'Türk
>televizyonları'' da olmasın?
>
>Kürtlerin ağdalı kürt şivesiyle konuştuğu halı reklamlarını neden
>seyredeyim, o halıları neden alayım?
>
>23 Mayıs 2003 tarihinde, o zamanlar günlük yazdığımız gazetede
>şunları yazmışız:
>
>“Aynı 20 Mayıs günü İstanbul'da Salacak'ta bir başka anma toplantısı
>daha yapıldı. Güneş batarken
Kızkulesi'ne doğru Çerkezler mum
>yaktılar ve denize çiçekler bıraktılar. Kameralar önünde koro
>halinde Çerkezce ağıtlar yaktılar. Dillerini ekranlara taşıdılar.
>
>Gazetelere verdikleri ilânlarda ‘1864 Çerkes Sürgünü'nü anıyoruz'
>diyorlardı. ‘Güzel yurtlarımız vardı' diyorlardı.
>
>137 yıldır yaşadıkları bu toprakları yurt edinememişler miydi,
>kabullenemiyorlar mıydı?
>
>Geçen sene, daha önceki sene, daha önceki sene, 137 yıldır
>neredeydiler? Neden Salacak sahillerinde değillerdi?
>
>Yoksa bu sene onları Salacak sahiline, “Kopenhag süreci” mi
>taşımıştı?
>
>İlanın altında diyorlar ki; ‘1864 Rus-Kafkas savaşının ardından
>Adige, Abhaz, Ubıh nüfusunun % 70'i yurtlarından edildi. Sağ
>kalanlar Osmanlı topraklarına geldi. Halen Çerkes nüfusunun büyük
>çoğunluğu
diasporada yaşıyor.'
>
>Düşküne kucak açmakla kötü mü etmişti Osmanlı?
>
>137 yıldır Türkiye'de barındıkları halde kendilerini halâ daha
>diasporada addedenlere ben de ‘yaban'cı gözü ile bakarsam, haksız
>mıyım?''
>
>Uyum Paketleri ve Kopenhag kriterlerinden önce de neden Salacak
>sahilinden Kızkulesi'ne doğru çiçek bırakıp Çerkezce ağıt yakmıyordu
>Çerkezler?
>
>Attila İlhan'ın son on sayfasını eksik bırakarak öldüğü Gazi
>Paşa'sı, 2006'nın ilk günleriyle beraber yayınlandı.
>
>‘'Gazi Paşa''; ‘'Çerkez milletinin düveli muazzamaya ve alemi
>insaniyet ve medeniyete umumi beyannamesi'' ile başlar.
>
>Bu ‘'beyanname''; Türk Kurtuluş Savaşı'nın kan ve ateş denizinin
>içinden geçilen 1921 yılının 11 Teşrinieevvel'inde İzmir'de toplanan
>‘'Şarkı Karip Çerkezleri
Temini Hukuk Cemiyeti''nin kongresinde
>kabul edilmiştir.
>
>Beyanname'de kısaca ‘'Anadolu'da elyevm mukim buluna Çerkezler
>sıhhata karip bir hesapla iki milyon raddesindedir'' denildikten
>sonra;
>
>‘'….Çerkezlik mûhik ve tabii bir kararla, kendisine halâs-ü necat
>vadeden Yunan ordusuna iltihak etmeyi, menafi-i hayatiye ve
>milliyesi iktizasından addetmiştir.
>
>Nitekim daha evvel Arnavut ve Arap akavam-ı necibesinin de
>Türklerden iftirak ve infikakla ecnebi halaskara aynı saik ve endişe
>ile iftihak ve temayül ettiklerine şüphe yoktur.
>
>Bundan sonra bir buçuk sene devam eden mücadele esnasında Çerkezler,
>Müslim ve gayri Müslim binlerce nüfusu masumeyi, Millicilerin
>katliamından kurtarması itibariyle şayanı tezkâr, hirematı memduhada
>bulunmuşlardır'' İfadeleriyle
son bulur.
>
>1921'in ‘'ecnebi halaskârı'' Yunanlılar ve arkasındaki Avrupalılar;
>o ecnebi halaskâra iftihak ve temayül edenler de Arnavut ve Arap
>akavamı necibelerdir kıymetli okuyucu.
>
>Peki 2006'nın ecnebi halaskârları yâni yabancı kurtarıcıları
>kimlerdir?
>
>Avrupa Birliği…
>
>2006'da ‘'Millicilere'' karşı o yabancı kurtarıcıya ‘'iftihak ve
>temayül eden'' akavamı necibe yani kavmi necibler kimdir?
>
>Recep Tayyip Erdoğan'ın Hakkâri'de ve sair yerlerde her fırsattan
>istifade saymaktan zevk duyduğu, cümle ‘'alt kimlikler''..
>
>Cumhuriyet ilan edilirken, Çerkez Hüseyin Rauf Bey; ‘'Bizde vaziyeti
>umumiyeyi tutmak güçtür. Bunu ancak herkesin erişemeyeceği kadar
>yüksek görülmeye alışılmış bir makam temin edebilir. O da makamı
>hilafet ve saltanattır. Onu
lağvetmek, yerine başka bir mevcudiyet
>ikamesine çalışmak felaket ve hüsranı muciptir. Asla caiz olamaz''
>der.
>
>‘'Ben saltanat ve hilafet makamına vicdanen ve hissen merbut bir
>kulum. Çünkü benim babam padişahın nanü nimetiyle yetişmiş, Osmanlı
>devletinin ricali sırasına geçmiştir. Benim de kanımda o nimetin
>zerratı vardır. Ben nankör değilim, olamam. Padişaha muhafazai
>sadakat borcumdur, halifeye merbutiyetim ise terbiyem icabıdır''
>diye devam eder Çerkez Hüseyin Rauf Bey..
>
>Ertesi gün Meclis'te gizli oturum.
>
>Mustafa Kemal şöyle der:
>
>‘'Hakimiyet ve saltanat, hiç kimseye, ilim icabıdır diye, müzakere
>ile, münakaşa ile verilmez. Kudret ve zorla alınır. Nitekim Türk
>milleti hakimiyet ve saltanatı, isyan ederek, kendi eline bilffil
>almıştır''
der.
>
>Devam eder ‘'demokrat'' Mustafa Kemal;
>
>‘'Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse
>fikrimce çok iyi olur. Aksi takdirde hakikat yine usulü dairesinde
>ifade olunur. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir'' der.
>
>Sonunda ne mi olur?
>
>Cumhuriyet ‘'oybirliği ve alkışlarla'' ilan edilir kıymetli
>okuyucu..
>
>1921'de Sevr'i asker kabul etmemişti; 2005'de TESUD askerin Sevr'in
>beterini tezgâhlayan AB'ye karşı olmadığını ispat etmeye çalışıyor.
>
>1923'ün; hakimiyet ve saltanatı…. kudret ve zorla….. isyan ederek….
>kendi eline bilfiil alan Türk milleti 2006'da davul zurna ile ‘'alt
>kimliklerden biri'' seviyesine indiriliyor.
>
>1938'in 29 Ekim'inde Atatürk orduya ‘'Türk vatanının ve Türklük
>camiasının şan ve şerefini iç ve dış
her türlü tehlikeye karşı
>koruma'' görevi veriyor.
>
>2006'da TESUD Dergisinde ‘'Çağdaş Avrupa değerlerin Türkiye'nin de
>değerleri olduğu'' ifade buyuruluyor.
>
>Hakkari'de Türk jetlerine sövülmesinden..
>
>‘'TC kimliğini istemiyorum'' söylemlerinden..
>
>……..teröristlere cenaze töreni yapılmasından..
>
>Ermeni sınırı, Dicle-Fırat arasını uluslar arası komisyona havale
>etmekten..
>
>Kürdistan'a hava sahasının açılmasından…
>
>Batman'da ‘'Burası Kürdistan'' diye miting yapılmasından kimse söz
>etmiyor.
>
>Kimse ‘'kafaların kesilmesinden'' söz edemiyor.
>
>Varsa yoksa ÖHD…
>
>‘'Özel Harp Dairesi ne zararlı şeymiş yahu!'' plağı tekrar tekrar
>çalınmaya başlanılıyor.
>
>Gerçekte Özel Harp Dairesi mutlaka eleştirilmelidir,
çünkü yanlış
>yapmıştır.
>
>Ama Bolu'da kar yağdırıp zincirsiz sürücüleri yolda bıraktığı….
>
>Yahut Alibeyköy deresini her yağmurda taşırıp ruhsatsız
>gecekonduları su bastırdığı…
>
>Veya Iğdır'da kuş gribine neden olduğu için değil…
>
>1958-74 arası, hem de Nato Müttefiki İngiliz Sömürge Yönetimine
>karşı Kıbrıs adasındaki Türklerin can ve mal güvenliğini başarıyla
>koruyan ve böylelikle…
>
>Şimdi çok büyük bir lâf edeceğim, dikkatle okuyun…
>
>‘'Ve böylelikle soğuk savaş döneminin başarıya ulaşan tek
>gayrinizami harb örneğini veren Özel Harb Dairesi..''
>
>Neden ayni uygulamayı..
>
>Türklerin bulunduğu diğer coğrafyalarda da yapamadı-yapmadı diye
>eleştirilmelidir.
>
>Almanlar Hırvatları;
>
>İngilizler
Kürtleri;
>
>Ruslar Abazaları;
>
>Amerikalılar Irak'ta Kürtleri; İran'da Azerileri aynı maksatla
>kullanıyor da Türkler'in….
>
>Türkiye'nin, hem de kendi kanından ve canından olan ‘'Türklük
>camiasını'' (1938; 29 Ekim. Ankara Hipodromu) kendi can ve mal
>güvenlikleri için örgütlemesi, onlara yol yordam, yön yöntem
>göstermesi neden ayıp oluyor?
>
>Anlamak bir türlü mümkün olmuyor.… 14 Ocak 2006
>
>“57'iNCİ ALAY ÇANAKKALE'DE, TRABLUSGARP'TA, FİLİSTİN'DE, SAKARYA'DA
>
>57'inci ALAY KARABAĞ'DA, KARASU'DA, KERKÜK'TE, KIBRIS'TA
>
>57'İNCİ ALAY HERYERDE
>
>HEPİMİZ 57'İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ”

Yorum (2) Yorum yaz!

KIZIL ELMAM...

              
 
Şarkı bilgisi: KIZIL ELMAM
MUSTAFA YILDIZDOĞAN AŞKINLA YANARIM YANARIM SÖNMEM
DÜNYAYI VERSELER BU AŞKTAN DÖNMEM .
SENİ GÖRMEK İÇİN YAŞAMIŞIM BEN .
BEN SENİ GÖRMEDEN ÖLMEM ÖLMEM
KIZIL ELMAM


TANRI DAĞLARINA DÜŞERKEN GÖLGEN
DELİ TAY GÖNLÜME VURULUR MU GEM?
SENİ GÖRMEK İÇİN YAŞAMIŞIM BEN.
BEN SENİ GÖRMEDEN ÖLMEM ÖLMEM
KIZIL ELMAM
TÜRKLERDE KIZIL ELMA 


Türkler, özellikle Oğuz Türkleri arasında cihan hâkimiyetinin sembolü olarak ifadesini bulmuş bir mefhum veya mefkuredir. Kızılelma, Türklerin yaşadıkları bölgeye göre batı yönünde ulaşılması gereken bazen bir belde, bazen de bir ülkedeki taht veya mabet üzerinde parıldayan veya cihan hâkimiyetini temsil eden som altından yapılmış kızıl renkli altın bir yuvarlak yahut top olarak tahayyül edilmektedir.

Bu altın top bazen zaferin işareti, bazen hâkimiyetin sembolü, bazen de fethedilmek üzere hedef seçilen yerin sembolü olarak ifade olunmuştur. Türklerde çok eski inanç ve töreye dayanan Kızılelma, Türkistan sahasından Hazar denizinin doğusundan gelen Oğuzların, Hazar kağanının ipek çadırının üzerinde hâkimiyetin ifadesi olarak bulunan altın top (Kızılelma'yı) ele geçirmeyi ülkü edinmişler.

Buradan İran'da hüküm süren Türk boylarına, oradan da Osmanlılara geçmiştir. Osmanlı Türk devletinin Macaristan'da bulunan Kızılelma'yı bulup ele geçirmelerinden sonra fethetmek istedikleri yerlerde bir Kızılelma'nın varlığına inandığı ve bu uğurda mücadele ettiği görülmektedir. Türkler, inandıkları Tek Tanrı'nın dünya hâkimiyetini kendilerine ihsan ettiğine iman etmişlerdi. Bunu Bilge Kağan'ın ; "Tanrı irade ettiği için tahta oturdum; dört yandaki milletleri nizama soktum" sözlerinden de anlamaktayız. Yine Bilge Kağan'ın ağzından Türk imanı şöyle ifade edilmekteydi; Türk Tanrısı, milleti yok olmasın diye babam İlteriş Kağan'ı ve anam İl Bilge Hatun'u gökten tutup yükseltmiştir.

Oğuz Kağan'ın doğumundan itibaren ilâhî bir nurla beslendiği tarihî ve efsanevî kaynaklarda yer almaktadır. Oğuz Kağan'ın Tanrı tarafından ilâhî kudretle techiz edilmesinin yanında yardımcısı ve rehberi de aynı kaynaktan beslenmiştir. Gökten indirilmiş Gök-Börü (Bozkurt) Oğuz'un seferleri sırasında ona kılavuzluk yapar. Oğuz Destanı'nda geçen şu mısralar bunu en güzel şekilde izah etmektedir:

"Ben sizlere oldum kağan
Alalım yay ile kalkan
Nişan olsun bize buyan
Bozkurt olsun bize uran"

Turdı Han'ın 598 yılında Bizans İmparatoru Maurikianur'a gönderdiği mektupta geçen ; "Dünyada yedi iklimin efendisi ve yedi ırkın kağanı..." ibaresi ile Tuna Bulgarlarının hanı Melemir Han'ın kendisi ve şahsında ifadesini bulan Türkler için kullandığı; "Tanrı tarafından gönderilmiş Tanrı'ya benzer Melemir Han..." ifadesi Türk milletinin İslâmiyet'ten önceki dönemde Tanrı tarafından kutlu kılınmış olduğu inancını göstermektedir. Bu ve buna benzer çeşitli inançlar, Türklerin İslâmiyet'i kabul etmelerinden sonra da devam etmiştir. Kendilerini Tanrı tarafından dünya nizamını sağlamak için gönderildiklerine inanmışlardır. Zira Türk insanının mücadeleci ruhu ve cihan hâkimiyeti ülküsü İslâmî inanışa da uygundu. İslamiyet'ten önce kahramanlara verilen alp'lik unvanı, İslâmiyet'ten sonraki dönemlerde alp-eren şeklini alıyor, böyle hayat buluyordu. "Benim Türk adını verdiğim ve şarkta yerleştirdiğim bir ordum vardır.

Bir kavme gazaplandığım zaman onları o kavmin üzerine saldırtırım" mealindeki hadis-i kutsi, İslâm dünyasında Türkler hakkında söylenen rivayet ve kehanetlere örnektir. Hz.Muhammed'in ; "Horasan'da Arap olmayan, güzel yüzlü hâkim bir insan zuhur edecek; onun adı da benimki gibi Muhammed olacak ve Büveyhilerin baskısına son verecektir. Horsan'dan Büyük Dervazat'a kadar fetihler yapacak. Irak, İran ve Mekke hutbelerinde adı okunacaktır " mealindeki hadis ile "Türkler size dokunmadıkça siz de onlara dokunmayınız" mealindeki hadisler bütün İslâm dünyasında dilden dile yayılmaktaydı.

Türkler, gerek İslâmiyet'ten önceki GökTanrı inancı zamanında, gerek İslâmî dönemde kendilerinin Tanrı tarafından dünyaya hükmetme ve adaleti sağlamak için yaratıldıklarına ve hayat felsefesinin bu düşünce ile şekillenmesi gereğine inanmışlardır. Eski dönemlerden itibaren dünya nizamını sağlamak üzere mücadele eden Türk milleti, islâmiyet'i kabul ederek maddî ve manevî yönden bir yükselişe erişmişlerdir.

İdeallerini, kendilerinin dünya nizamını sağlama ülkülerini bu iman kaynağından beslemişlerdir. Bu kaynak Kızılelma'nın manevi yönünü teşkil eder. Tarih ilminin tespit ettiği ve kendine mahsus ileri bir kültür örneği olan Bozkır kültürü , M.Ö. l500-l700 yılları arsında teşekkül eden ve yaşayan örnek bir kültür olarak bilinmektedir. Atın ehlileştirilmesi ve demirin ileri bir teknikle işlenmesi bu kültürün önemli özelliğidir. Mücadeleci bir yapıya sahip olan Türk milleti, bunun gereği olarak ihtiyaçları ölçüsünde seyyar evler, hastahaneler ve eğitim kurumları yapıyorlardı. Bu hâl onların kolay hareket etmelerine, mekân değiştirmelerine imkân sağlıyordu. Bunun yanında medeniyetin ölçüsü sayılan giyinme, en pratik ve en kullanışlı seviyededir. Madde ile ruh, mazi ile hâl ve muhafazakârlık ile inkılâpçılık , Türk insanının yapısında öyle kaynaşmıştır ki, bu kaynaşmanın eseri, siyasî, içtimaî ve hukukî nizam, Türk devletlerinin ihtişamında belirerek yüzyıllarca yaşamış ve milletin yaşamasını sağlamıştır.

Bu birleşme, Türk milletinin sosyal yapısı ile yakından ilgilidir. Sosyal yapının çekirdeği olan ailenin sağlam olması, bunun uruğ, boy, budun şeklinde teşkilâtlanması, buradan devletin doğmasına ve devlet kanalıyla bir milletin ideallerini gerçekleştirmesi sonucunu getirmektedir. Aile, uruğ, boy ve il (Devlet)in sağlam teşkilâtlanması bir yandan millî ideallerin ve mefkûrelerin birliğini sağlıyor, bir yandan da Türk ruhundaki dinamizm ve hürriyet fikrinden olsa gerek, büyük devletlerin kurulması yanında parçalanmayı da beraberinde getiriyordu. Bu tarz katı devletçilik şekli, âdeta kendi arasında bir yarışa zemin hazırlıyor, Türkün Kızılelma'ya gitmesini daha da dinamik kılıyordu. Türk milletinin sosyal yapısı, sosyal yapıyı ayakta tutan maddî ve manevî dinamikler, onların Kızılelmaya yol almalarını gerektirmekteydi. Binlerce yıldan beri milletin şuuraltına yerleşen bu duygu, tarihî dönemler itibariyle yeniden zuhur ediyor, yeniden millete hayat veriyordu. Onların hayata sıkı sıkıya bağlanmalarını ve kendi dinamiklerini korumalarını sağlıyordu. Oğuz Han'dan Alparslan Türkeş'e kadar Kızılelma ülküsü Türk milletinin var olma ve idare etme idealinin en üst seviyede olmasına işaret sayılır. Oğuz Kağan, hâkimiyetin sembolü olarak altın evini kurar, altın evin kurulmasından sonra sefere çıkar.


Bunlardan ilki Hint seferidir. Hint ve Çin ülkelerini topraklarına katan Oğuz Han'ın elde etmek istediği Pekin Kızılelması'dır. Tarihçiler Çin'in (Pekin) Kızılelma olarak telâkki edildiği konusunda ittifak etmişlerdir. Karanlıklar ülkesi, Çin ve Hint ile bütün Orta Doğu ve Kafkasları birleştiren ve burada hâkimiyet tesis eden Oğuz'dan sonra Hunlar tarih sahnesine çıkarlar. Batılıların Tanrının Kılıcı diye isimlendirdiği Atilla'nın hedefi batıdır. Ares Kılıcı olarak isimlendirilen dünya hâkimiyetinin vasıtası olan kılıç, Atilla'nın Kızılelma olarak batıyı seçmesine vesile olmuştur. Abdalan-ı Rum, alp eren Şeyh Edebali ve onun damatları Osman Gazi ile Tursun Fakı...Oğuz'un Anadolu'daki Korkut Atasıdır. Osman Gazi'ye Selçuklunun bittiğini belirtir ve "Ona sultanlık veren Tanrı bana hanlık verdi. Eğer minneti şu sancak ise ben kendi sancağımı ***ürüp uğraştım. Eğer o, ben Al-i Selçukum derse ben de Gök Alp (Oğuz Han) oğluyum" dedirtir. Osmanlı Türk Devleti bu düşünceler üzerine kurulduktan sonra Kızılelma denilen büyük idealde açılım kazanır.

Osmanlının ilk Kızılelması, Anadolu'da beylikler dönemine son verip Türk birliğini sağlamak olmuştur. Bunun için çeşitli mücadelelere girişen Osmanlılar, kardeş katline kadar varan büyük fedakârlıklar göstermekten çekinmezler. Gerek iç mücadeleler, gerek Moğol istilâsı bir yandan sıkıntıları getirirken, bir yandan da büyük ideallerin gerçekleşmesi için dinamik bir güç oluşturur. Sadece Türk milleti için değil, dünyadaki bütün milletler için kavşak noktası olarak bilinen ve kendine mahsus özellikleri haiz olan İstanbul, Osmanlının büyük Kızılelması olarak görülür. Hakkında çeşitli rivayetlerin dilden dile dolaştığı İstanbul, Fatih Sultan Mehmet'in dahiyane idare ve olağanüstü iradesiyle Türklerin hâkimiyetine girer.

Hz.Muhammed'in; "İstanbul muhakkak fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onun askerlerine ne güzel askerlerdir" hadisi ile müjdelenen ideal, hayata geçirilir. İstanbul'un fethine kadar anlatılan, ancak İstanbul'un fethi ile olgunlaşan Kızılelma , Türk'ün dünyaya hâkim olma duygusunun bir ifadesi olarak hayata geçmiştir. Evliya Çelebi, Hz.Muhammed'in doğumunda ateş-gedelerin sönmesi ve Tak-ı Kisra'nın sükûtu gibi harikulâde hadiseleri anlatırken Ayasofya kubbesiyle birlikte İstanbul Kızılelmasının düştüğünü zikretmektedir.

İstanbul'un fethinden sonra Türk milleti için Kızılelma Roma'ya, St.Pierre'nin kubbesine taşınır. Burası Katolik dünyasının kalbidir. Türklerin hedefi artık Roma'dır. Zira Fatih döneminde yapılan Ortanto(İtalya) seferinin sebebi de budur. Roma Kızılelmasının düşürülmesidir. Atilla'dan sonra Roma'yı düşürmek Osmanlı Türklerinin büyük hedefleri arasındadır. Bir efsane Kızılelmanın Roma'ya taşındığını anlatır ve Türk'ü Roma'ya koşturur. Efsaneye göre, kızılelma, Dağıstan'dan I.Anuşirvan tarafından İran hazinesine konulmuş, oradan da Roma'ya kaçırılmıştır. Bu anlatım tarihî kaynaklarda yer almaktadır. Bundan başka çeşitli mektup örnekleri, elden ele dolaşarak Türkleri Kızılelma'ya (Roma) davet eder. Bir başka Kızılelma ise Macaristan'dır.Kızılelma, tarihimizde Türk birliği olarak da telâkki edilmiştir. Azerbaycan sahasından Ahunzade Mirza Feth Ali Bey'in yaktığı dilde Türkçülük meş'alesi, İstanbul'dan eğitim sahasında Süleyman Paşa tarafından yakılmaya devam edilmiştir.

Buharalı Şeyh Süleyman Efendi'nin İstanbul'a taşıdığı Türk birliği fikri, Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Cevdet Paşa, Şemseddin Sami, Necip Asım Bey ve Veled Çelebi tarafından yaşatılmaya başlanmıştır. Özellikle 19. yüzyılın sonunda l898 yılında Türk-Yunan savaşının olması, Türkiye'de Türkçülük fikrinin daha sür'atli kabul görmesini sağlamıştır. dönemin aydınları, bir yandan Selanik'te Genç Kalemler hareketini başlatırken, bir yandan da İstanbul'da Türk Derneğini kuruyorlardı. 1908 yılında kurulan bu derneği, aynı gayeleri takip eden Türk Yurdu izliyordu(1911). Türk milletinin tarihini, dilini, edebiyatını, etnolojisini,sosyal ve siyasî problemlerini araştırmak ve halletmek gayesini güden bu derneğin faaliyetleri kesintisiz olarak l933 yılına kadar devam edecektir.

Emrullah Efendi, Bursalı Tahir, Ziya Gökalp, Tunalı Hilmi, Ağaoğlu Hikmet gibi şahsiyetlerin omuzlarında gelişen Türkçülük cereyanı, 1900'lü yılların başından itibaren yanına siyasî ve askerî kesimlerden de destek almak suretiyle olgunluk kazandı. Ziya Gökalp'in fikri birikimi, Türkçü düşüncenin merkezinde yer almasını sağladı. 1920 yılında kurulan Türkiye Devleti, bu fikri birikimin ürünü olarak tarihteki yerini aldı. Kızılelmanın Turan olarak şekillendiği bu dönemin en büyük ve ilk safhası olan Türkiye Devleti kuruldu. Zira Turancılık üç aşamalı bir fikir sistemi olarak ortaya atılmıştır. Bunlar sırasıyla, Türkiyecilik, Oğuzculuk (Türkmencilik) ve Turan (Türk Birliği)dır. Turan Devleti fikrinin savunucularından biri olan Ömer Seyfettin, devletin yönetim şekli olarak İlhanlığı teklif eder.

Aynı fikrin sonraki temsilcilerinden biri olan Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Devleti olarak isimlendirilir. 1920'de tamamen Türk millî düşüncesi üzerine kurulan yeni Türkiye Devleti, İkinci Dünya Savaşı'na kadar bu temel felsefe üzerinde hayatiyet bulur. 1940'lı yıllarda iyici filizlenen bu düşünce, döneminde birçok şahsiyetin yetişmesine ve fikrin yayılmasına vesile olur. Kızılelmanın Türk milletinin manevî besini olduğunu söyleyerek bunu Turan fikri ile kuvvetlendiren Nihal Atsız ve 1960'lı yıllardan itibaren Kızılelma, Turan fikrini Türk politik çevrelerine taşıyan ve doktiriner bir çehresi olan Alparslan Türkeş. ..Millî devlet-güçlü iktidar sloganıyla kitlelere aktarılan düşüncenin ilk safhası güçlü bir Türkiye Devleti idealidir. Tamamen inkılâpçı bir ruha sahip olan siyasî görüş, Dokuz Işık doktirini ile güçlü ve bulunduğu konumda çevresinin güç odağı olan Türkiye Devleti'ni gerçekleştirmek gayretindedir.

Nitekim yüzyılımızın son çeyreğinde dünyada olan gelişmeler bu fikrî ve siyasî görüşün haklılığını ispat etmektedir. Millî ülkü olan Kızılelma, Türk birliğinin, yani Turan'ın tesisidir. Bunun birinci dönemi bağımsızlık, ikinci dönemi birlik, üçüncü dönemi ise fetihler dönemidir. Buradan hareketle denilebilir ki, tarihî dönemlerden itibaren tecrübelerle sabit olan Türk birliği fikri, günümüzde yeniden hayat bulmuştur. Özellikle yetmiş yılı aşkın bir süredir Rus egemenliğinde yaşayan Türk gruplarının bağımsız devletler olarak dünya devletleri içinde yer almaları, başka Türk gruplarının şimdilik federasyon yapısı içinde yarı bağımsız olmaları ile başta Türkiye ile olmak üzere Türk devlet ve toplulukları arasında başlayan iş birliği, Türk'ün Kızılelması olan Turan'a giden bir yol olarak görülmektedir. Ulaşılması gereken hedef, mefkûre olarak anılan Kızılelma, zaman zaman coğrafî yerlere isim olarak verilmiştir. Bu yer veya varılması gerekli coğrafyalar Macaristan, İstanbul, Roma, Engirüs, Viyana gibi beldeler olmuştur. Ancak sadece coğrafî yer, ulaşılması, fethedilmesi gerekli belde olmaktan çok, Kızılelma, Türk milletinin hedefi olarak zihinlerde yer etmiştir. Zaman zaman bir devlet olma ideali olan Kızılelma, çoğu kez Türk birliği idealinin ismi olmuştur. Bugün de Türk milletinin birleşme ideali, Turan Devlet fikri olarak yaşamaktadır .

Görüldüğü gibi Kızılelma konusunda netice olarak şu söylenebilir;
"Türkler için Kızılelma, üzerinde düşünüldükçe uzaklaşan ancak uzaklaştığı oranda cazibesi artan idealler veya hayallerdir...

KIZIL ELMA ŞİİRLERİ
 

Kızıl Elma

Bir ses gelir buharadan kazandan,
kızıl elma bu sevdanın adıdır.
Yankılanır horasandan fizandan,
Kızıl elma bu sevdanın adıdır.

Tuvalarda tutsak yaşar balalar,
İstiyoruz orda özgür kalalar,
Yurtlarında hep bahtiyar olalar,
Kızıl elma bu sevdanın adıdır.

Kosovalı dağıstanlı çileli,
Balkanlarda hiç durmuyor kan seli,
Düşünürüm can kerkük'ü erbili,
Kızıl elma bu sevdanın adıdır.

Baş kurdistan tatarları unutma,
Ateşimi bu sinemden soğutma,
Demet demet güllerimi dağıtma,
Kızıl elma bu sevdanın adıdır.

Kırımlıyı,uygurları ararım,
Yakutları çavuşları sorarım,
Haber gelmez dertlerime yanarım,
Kızıl elma bu sevdanın adıdır.

Altaylarda aşkabat'ta manası,
Türkistandır Türk'tür bunun anası,
Orta asya tüm Türklüğün aynası,
Kızıl elma bu sevdanın adıdır.

Kırımcaklar,kumandılar,şorları,
Arayalım oymak oymak boyları,
Yaşatalım töreleri toyları,
Kızıl elma bu sevdanın adıdır.

Nogay,çulım,karaçaylar yamandır,
Esaretler ufku saran dumandır,
Her titreyiş geleceğe gümandır,
Kızıl elma bu sevdanın adıdır.

Azerbeycan,kazakistan dahası,
Türkiyemdir mutluluklar yuvası,
Tükenmesin sevdamızın pahası,
Kızıl elma bu sevdanın adıdır.

Agahım ben Türklüğüme akışım,
Hep aynıdır bu davaya bakışım,
Sevdasını yüreğimde yakışım,
Kızıl elma bu sevdanın adıdır.

Üstadım:Agah KILINÇLI
 

Ebubekir Hacıarifoğlu

 
 
 
Bu şiirin hikayesi:

ÜSTADIM AGAH KILINÇLI'NIN KALEME ALDIĞI KIZIL ELMA SEVDASI ADLI ŞİİRİ DESTANLARI ARATMAYACAK BİR TÜR OLARAK BELİRLENİP, TÜRKİYE ŞAİRLER BİRLİĞİNDENDE 1.LİKLE ÖDÜLLENDİRİLMİŞTİR.
 
 
  
 
 

Kızıl Elma

Savaş vermiş atan yedi düvele.
Kaptırma kendini zalim bir yele.
Kızıl Elma bayrak açmış, bak hele,
Karanlığı yara yara geliyor!

Amerika kara yazı yazacak.
Kaderini Kızıl Elma çizecek.
Türk Gençliği bu oyunu bozacak,
Yarınları kura kura geliyor!

Taviz vermez Atatürk’ün yolundan,
Kuva-yı Milliye anlar dilinden.
Kurtaracak zalimlerin elinden,
Hainleri vura vura geliyor!

Amerika mazlumların katili,
Bitirecek Türkü hainin eli.
Ateşledi Kızıl Elma fitili,
Hesabını sora sora geliyor!

İşbirlikçi sermayesi, medyası,
Paradır hep hainlerin dünyası.
Gerçekleşti Kızıl Elma rüyası,
Yaraları sara sara geliyor!

Kapanacak o Avrupa kapısı!
Kuva-yı Milliye Türkün yapısı.
Kızıl Elma bu gençliğin tapusu,
Zincirleri kıra kıra geliyor!
 

Basri Turan

 
 
Ey Türk, kızıl elma Kaf ardına saklansa da
Vazifendir bu senin,ona ulaşmalısın,
Sen haykır,fısıldamak bile yasaklansa da,
Bir türkü gibi dilden dile dolaşmalısın
Bir bayrak gibi elden ele dolaşmalısın...
 

Muhammed Bahadırhan Dinçaslan

Kızıl Elma

Sürgünler yaşadık,hala yaşıyoruz..!
Başımız eğilmedi,eğilmeyecek namerde..!
Yüreğimde ateş,yüreğimde sen,
Gözlerimde kızıl elma.

Koşuyorum durmadan,
Koşuyorum yorulmadan,
Koşuyorum yılmadan,
Koşuyorum...koşuyorum....!

Fikirler tutsak,kardeşim tutsak ben tutsak..!
Öz yurdunda Türk'ün zulüm,zulüm üstüne...!
Kırıyorum tüm zincirleri,prangaları..!
Avuçlarım kanıyor,ellerimde kızıl elma.

Koşuyorum durmadan,
Koşuyorum yorulmadan,
Koşuyorum yılmadan,
Koşuyorum...koşuyorum....!
 

Okan Nar

___Yakındır Kavuşmak___

Yıllardır bu sevda yürekte taşar
İnce ince yanar içimde yaşar
Doğudan başlayıp batıya koşar
Kalbimin sönmeyen nurlu yıldızı

Tanımam bir tutku sevdadan öte
Korkutmaz eşkiya yıldırmaz çete
Düşürse de sevda beni gurbete
Döneceğim bekle sabah yıldızı

Sevda dedikleri ateşten gerek
Yıllarca narına yandı bu yürek
Hedef turan eller en büyük erek
Yüceliyor sevgim gönül yıldızı

Beni saran ateş yaktı yürüdü
Dağ taş arasında çekti sürüdü
Hain pusu kurdu düşman ürüdü
Yine de yücelir sabah yıldızı

Doymadım aşkına bırakma sakın
Yürekten yüreğe başladı akın
Az kaldı vuslata zaman çok yakın
Kızıl Elma adlı sabah yıldızı
Hacer Alioğlu

 

KIZIL ELMAM 
Seni öpmek istiyorum
Demiştin ya; bir zamanlar
Gel öp şimdi

O zamanlar diyemezdim;
Uzatamazdım kollarımı sana,
Hasretinle titrerdim.

Demir giysilerle sarılmıştı tenim,
Demir yumruklarla ezilmişti beynim,
Değil seni öpmek;
Bakamazdım göğe güneşimiz aynı diye...
Ben yıllarca demir perdelerle örtüldüm

Senden başka kimse duymadı vah-ımı.
Çalmışlardı
Duygularımı,
Emeklerimi...
Açılmazdı ellerim duaya
Unutturmuşlardı Allah’ımı

Ağlıyordu Asya’n
Azer,Özbek,Kazak,Hakasya’n
Ben senin tarihindim,dilindim
Sen kızıl elma takmıştın adımı
Ben kızıl bıçaklarla dilindim

Şimdi silkindim
Kırdım duygularımın kelepçelerini
Gel öp şimdi
İhtişamınla
Öfkenle
Kininle
Özleminle öp beni.
Açık sana yatağım
Kollarım açık
Göğsüm pek
Sevişelim sonsuza dek
Sana Alparslanlar,Fatihler doğurayım

Kızıl Elma açılsın bayrak bayrak
Trakya,Musul,Kerkük ağlıyor bak
Öpmeye gidelim.
 

Perihan Dirican

Yorum (yok) Yorum yaz!