ATATÜRK SİLİFKE"DE

Aşağıdaki  alıntıyı Sayın İzzet ASLAN’ın “ATATÜRK SİLİFKE’de” adlı kitabının 1981’de Atatürk’ün 100 doğum yılı nedeniyle yapılan ikinci baskısından yapılmıştır.
Aydoğan KEKEVİ 25.11.07
 
* * *
Sayfa 308 :
 
“... Buraya, Hasan Riza SOYAK’ın bir anısını alıyorum. Anı Aziz Atatürk’ün bu meseleler hakkında nasıl yanıp yakındığının açıklamasıdır. Aynen şöyledir:
      1930 yılı baharında  yaptığı bir yurt gezisinde İzmir’den Antalya’ya gitmek üzere trenle ayrılmıştı. Yolda halk ile temas ede ede ve bir gece  Aydın’da ve bir gecede Isparta’da  kaldıktan sonra  6 Mart 1930 günü akşam üzeri otomobille Antalya’ya varmıştı.
Ben, Isparta’ya gitmemiş trenden gece Baladız  istasyonunda inerek yapılan hazırlığı görmek üzere daha evvel Antalya’ya gitmiştim.
Atatürk’ü o gün orada karşıladım. Beraberce, halkın tezahürleri arasında ikameti için hazırlanan  eve geldik. Refakatında  bulunanlardan biraz sonra sofrada  buluşmak üzere ayrıldı. Beni yanına alarak oturma odasına girdi, kapıyı kapattı. Bir koltuğa  yığılır gibi oturdu. Eliyle işaret ederek beni de oturttu. Çok yorgun , düşünceli ve sinirli görünüyordu.
Bir sıgara yaktı.
- Bunalıyorum çocuk, büyük bir istirap içinde bunalıyorum” diye adeta inledi.:
- Görüyorsun ya, her gittiğimiz yerde mütemadiyen dert dinliyoruz. Her taraf  derin bir yokluk maddî ve manevî bir perişanlık içinde. Ferahlatıcı pek az şeye rastlıyoruz.
Maateessüf memleketin hakiki durumu bu işte.. Bunda bizim günahımız yoktur. Uzun yıllar hatta asırlarca Dünyanın gidişinden gafil bir takım  şuursuz idarecilerin  eline kalan bu cennet memleket düşe düşe şu acınacak hale düşmüş.  Memurlarımız henüz  istenilen seviye ve kalitede değil. Çoğu görgüsüz, kifayetsiz ve şaşkın. Büyük istidatlara malik olan zavallı halkımız ise, kendisine mukaddes akideler şeklinde telkin edilen bir yığın batıl görüş ve inanışların tesiri altında uyumuş kalmış.  Bu arada beni en çok üzen şey nedir bilir misin? Halkımızın zihninde  kökleşmiş olan her işi her hizmeti başta bulunanlardan beklemek itiyadı. İşte bu zihniyetle herkes  büyük bir tevekkül ve rehavet  içinde tüm  iyilikleri bir şahıstan yani benden istiyor, benden bekliyor. Nihayet ben de bir insanım be birader.. Kutsi bir kuvvetim yoktur ki..
Biraz durdu. Gözleri dolmuştu. Elleri hafifçe titriyordu.
- Kalk, bana bir kahve getirmelerini söyle de gel dedi.
Atatürk’ün durumunu anlamıştım. Aşikâr bir hal alan  heyecanını yenmek için yalnız kalmak vakit kazanmak istiyordu.. Kendisini ilk defa böyle bir halde görüyordum. Demek ki uzun süre devam eden yorucu ve üzücü çalışmalar sinirleri üzerinde  zayıflatıcı tesirler yapmıştı. Dışarıda bir kaç dakika oyalandım.  Yanına döndüğüm zaman epeyce sakinleşmişti, susuyordu. Getirilen kahveyi yavaş yavaş içti. Sonra gözlerimin içine bakarak  her vakitki metin sesiyle konuştu.
- Her ne hal ise.. Üzüntüye değil hatta ufak bir tereddüte dahi düşmeye gerek yoktur.
Halimizi bilmekle beraber cesaretimizi kaybetmemeliyiz. Ümit ve şevk içinde yolumuza devam etmeliyiz.  Er geç fakat muhakkak gayemize varacağız.
Hadi artık seni bırakayım.  Ben de hazırlanıp sofraya ineceğim.
............ .....
Yazının başındaki “acı ama gerçek” başlığını Atatürk’ün şikayet ettiği durumu göz önüne alarak ben koydum.
Yine  bir başka “acı ve gerçek” de günümüzde de Türk insanın kendisine güvenmesi yerine içeride ve dışarıda  sırtını dayayacağı bir takım siyasal parasal ve dinsel güç odaklarına güvenmesi için elden gelenin yapılmakta olduğudur.
Nasıldı son cümlesi Mustafa Kemal’in;
“Er geç fakat muhakkak gayemize varacağız.”
............ ...

Yorum (yok) Yorum yaz!

ATATÜRK'TEN ÖĞRETMENLERE

ATATÜRK'TEN ÖĞRETMENLERE
         (Eğitim Kurultayı’nı Açarken, 16.07.1921)
 
         Bayanlar, Baylar!
         Genel savaşta, yenilgiye uğradık. Düşmanlarımız bunu fırsat bilerek ulusumuzu büsbütün yok etmek istediler. Buna karşı beliren ulusal şahlanış Ankara’da toparlandı. Bizi yaşatmamak isteyenlere karşı yaşamak hakkımızı savunmak üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi, burada, Ankara’da toplandı. Bugün Ankara, ulusal Türkiye’nin ulusal eğitimini kuracak olan Türkiye Öğretmenler Kurultayı toplantısına da tek uygun yer olmakla övünmektedir.
         Yüzyılların yüklettiği derin bir yönetim savsaklamasının devlet varlığında açtığı yaraları gidermeye uğraşacak çabaların en büyüğünü, eğitim yolunda bol bol harcamamız gerekmektedir. Gerçi bugün güçlerimizin bütün kaynağını ulusal sınırlarımız içindeki illerimize yayılmış bulunan düşmanlara karşı kullanmak zorundayız. Bugün için ülkenin aydınlanması uğruna ayrılabilecek şey, eğitimimizin geleceğine dayanak olacak bir temel kurmaya yeterli değildir. Ancak elverişli ve yeterli koşullarla araçları elde edinceye dek geçecek savaş günlerinde de tüm bir özenle işlenip çizilmiş bir ulusal eğitim izlencesi yapmaya, eldeki eğitim ve öğretim kuruluşlarımızı bugünden verimli bir çabayla çalıştıracak ilkeleri hazırlamaya bakmalıyız.
         Şimdiye dek sürüp gelen okuma ve yetiştirme yanlışlıklarının ulusumuzun gerilemesinde en önemli nedenlerden biri olduğu kanısındayım. Onun için bir ulusal eğitim izlencesinden söz ederken eski çağdaki asılsız uydurmalardan, yaradılışımıza hiç de uymayan yabancı düşüncelerden, Doğu’dan ve Batı’dan gelebilen bütün etkilerden tümüyle uzak, ulusal kişiliğimiz ve tarihimizle uyumlu bir kültürü kastediyorum. Çünkü ulusal dehamızın tam olarak, gerçekten gelişmesi ancak böyle bir kültürle sağlanabilecektir. Rasgele bir yabancı kültürü benimsemek, şimdiye dek uygulanıp durulanan yabancı kültürlerin yıkıcı sonuçlarını yineletmekten başka işe yaramaz.
         Kültürün, bu düşünce ekininin verimi, ekildiği yerin elverişliliğiyle orantılıdır. Bu yer de ulusun kişiliğidir. Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken onlara, varlıkları, hakları, birliktelikleriyle çatışan bütün yabancı ögelerle savaşmak gereği ve ulusal inançları bütün coşkunluğuyla her karşıt düşünceye karşı şiddetle savunmak zorunluluğu aşılanmış olmalıdır. Yeni kuşağın bütün iç dünyasına bu duyuşların, bu davranışların sindirilmesi büyük önem taşır. Bitmez, tükenmez korkunç bir savaş olarak belirip duran uluslar yaşamının felsefesi, bağımsız ve mutlu kalmak isteyen her ulus için bu duyuşları, bu davranışları bütün şiddetiyle koşul kılmaktadır. Ayrıntılarını uzmanlarına bırakmak istediğim bu konuya ilişkin genel görüşlerimi tamamlamak için yeni kuşağı silahlandırıp değerlendirecek özellikler arasında güçlü bir erdem tutkusundan, güçlü bir düzen ve disiplin sevgisinden de söz etmek zorunluluğu duyuyorum.
         İşte biz, bu toplantınızdan yalnız çizilmiş eski yollarda nasıl yürüyüp gidileceğine ilişkin beylik düşünceler ileri sürüp dağılmayı değil belki bu ortaya koyduğum koşullar çerçevesinde yeni bir sanat ve bilim yolu bulup ulusa göstermek ve yeni kuşağı o yolda yürütmek için önder olmak gibi kutsal bir yararlılık bekliyoruz. Milli Eğitim Bakanlığı’nın halkı tanımış, çevreyi ve bütün yurdu anlayıp kavramış öğretmenlerle uzmanları bir araya getiren bir bilgi ve görgü kurultayını Ankara’da toplamayı düşünmüş olmasını ve bugünkü zor koşullara aldırmaksızın bu davranışında başarıya ulaşmış olmasını beğeniyle anarım.
         Sizin önünüzde ve ulusun önünde ulusal eğitimimize ilişkin görüşlerimi söylemek olanağını bağışlamış olan bu toplantıdan yararlanarak gelecekteki gerçek kurtuluşumuzun yüce önderleri olan Türkiye kadın ve erkek öğretmenlerine ilişkin saygı duygularımı bir daha belirtmek isterim. Gelecek için hazırlanan yurt çocuklarına, hiçbir zorluk karşısında baş eğmeyerek sabırla, güvenle çalışmalarını ve yetişmekte olan çocukların büyüklerine de yavrularının okumalarını sağlamak için hiçbir fedakarlıktan çekinmemelerini öğütlerim.
         Büyük tehlikeler önünde uyanmayı bilen ulusların ne kadar başarıyla direnici oldukları tarihten de bellidir. Silahıyla olduğu gibi beyniyle de savaşmak durumunda olan ulusumuzun, birincisinde gösterdiği gücü ikincisinde de göstereceğinden hiçbir zaman kuşkum olmamıştır.
         Ulusumuzun öz kişiliği yeteneklerle doludur. Ancak bu yaratılıştan gelen uygunluğu geliştirmek sizlere düşüyor. Türk öğretmenlerine ulusal hükümetimizce, candan ve gönülden istendiği kadar iyi ve rahat yaşama koşullarının sağlanamamış olduğunu bilirim. Ancak ulusumuzu yetiştirmek gibi kutlu bir görevi benimsemiş olan yüce topluluğunuzun, bugünkü koşulları göz önünde bulundurarak her türlü zorluğu göze alarak bu yolda sarsılmadan yürüyeceğine de güvenim vardır. Göreviniz pek önemlidir, ulusun yaşamasıyla yakından ilgilidir. Bunda başarılı olmanızı Tanrı’dan dilerim.
 
 
         (Zaferini kutlamak için ardından Bursa’ya gelen İstanbul öğretmenlerine, 27. 10. 1922)
 
         Bayanlar, Baylar!
         İstanbul’dan geliyorsunuz. Hoş geldiniz. İstanbul’un ışık ocaklarını simgeleyen yüce topluluğunuz karşısında duyduğum keyif sonsuzdur. Yüreklerinizdeki duyguları, kafalarınızdaki düşünceleri doğrudan doğruya gözlerinizde ve alınlarınızda okumak benim için olağanüstü bir sevinç kaynağı oluyor. Şimdi karşınızda içime dolan en içten duyguyu, izninizi almış olarak, açıklayayım : İsterdim ki çocuk olayım ve sizin ders vermekle ışık saçan çevrenizde bulunayım; sizden feyz alayım, siz beni yetiştiresiniz. O zaman ulusum için daha yararlı olurdum. Ancak ne ki artık elde edilemeyecek bir isteğin karşısındayım. Bu isteğin yerine başka bir dilekte bulunacağım :
         Bugünün çocuklarını yetiştiriniz. Onları ülkeye, ulusa yararlı insanlar yapınız. Bunu sizden bekliyorum, istiyorum.
          Bayan öğretmenler, Bay öğretmenler!
         Belki de eski deyişle “muallime” demediğim için beni ayıplıyorsunuzdur. Ben dilimizde ille dişiliği belirten yabancı ekler kullanmanın gerekli olmadığını sanıyorum. Evet, erkek, kadın öğretmenler : Bilirsiniz ki ulusumuz büyük bir yıkım geçirdi. Devletimiz bir çöküntüye uğradı. Varlığımızı yeryüzünden silmek yolunda birçok suçlar işlendi. Çok çalıştık, bugünkü başarıya ulaştık.
          Bayanlar, Baylar!
         Bir ulusu, uğradığı herhangi bir yıkımdan kurtarmakta, bir ulusu uyandırmakta, aydınların ne önemli bir görevi olduğu gözden kaçamaz. Diyebiliriz ki bugüne ulus aydınlarının, doğruluğu, namusu, ulusu ve yurdu sevip kollayan çabaları ve üstelik günlük çıkarları hiçe sayan yüce duygularıyla kavuşabilmişizdir. Ancak bugün ulaştığımız nokta, gerçek kurtuluş noktası değildir. Bu düşüncemi açıklayayım :
         Bir ulusun yıkımlara uğraması demek, o ulusun güçsüz, bakımsız, hasta olması demektir. Bunun için, asıl kurtuluş toplumsal yapıdaki hastalığı bulmak ve iyileştirme yollarını aramakla elde edilir ve ancak bilimsel yol tutulmuş olursa sağlık gerçekleşebilir. Yoksa derme çatma önlemlerle hastalık hiç iyi edilemez bir duruma gelir. Bir toplumun eksikliği ne olabilir? Ulusu ulus yapan, ilerleten ve geliştiren güçler vardır : Düşünce güçleri, sosyal güçler… Düşünceler, anlamsız, yararsız, akla sığmaz saçmalarla dolu olursa o düşünceler hastalıklıdır. Bir de toplumsal yaşayış, akıldan mantıktan uzak, yararsız, zararlı birtakım görenek ve geleneklerle dopdolu olursa yaşama sayılamaz. İlerleyemez, gelişemez, inmeliler gibi olduğu yerde bocalar kalır. Ulusu ve ülkeyi kurtarmak isteyenler için coşkun sevgi, iyi niyet, günlük çıkarları hiçe saymak, evet pek gereklidir ancak, toplumdaki hastalığı görmek, onu iyileştirmek ve toplumu çağımızın gereklerine göre ilerletip yetiştirmek için bunlar yetmez. Bunların yanında bilgi gerektir, teknik gerektir. Bilginin, tekniğin çalışma ve oluşma çevresi okuldur. Bunun için okulları açmak ve artırmak gerektir. “Okul” adını hep birlikte saygı duyarak, kutlulayarak ayakta analım. Okul, genç beyinlere insanlığı saymayı, ulus ve ülkeyi sevmeyi, bağımsız yaşamayı öğretir. Bağımsızlık tehlikeye düştüğünde onu kurtarmak için tutulması gereken en doğru yolu belleten okuldur. Yurdu ve ulusu kurtarmaya çalışanların seçtiği yolda ve yürüyüşte birer namuslu uzman, birer onurlu bilge olmaları gerektir. Bunu sağlayan okuldur. Ancak böylelikle her türlü girişimi güzel sonuçlara ulaştırmak elimizde olabilir.
          Bayanlar, Baylar!
         Ülkemizin en bayındır, en alımlı, en güzel yerlerini üç buçuk yıl kirli ayaklarıyla çiğneyen düşmanı yenip atan zaferin gizi (sırrı) nerededir, bilir misiniz? Orduların yönetiminde çağdaş bilgi kurallarını kılavuz yapmaktadır. Ulusumuzu yetiştirmek için asıl olan okullarımızın, bilimkentimizin (üniversitemizin) kurulmasında hep bu yolu tutacağız. Evet, ulusumuzun, siyasal, toplumsal yaşamında da ulusumuzun düşünce eğitiminde de yol göstericimiz bilgi ve teknik olacaktır. Okulla, okulun verdiği bilgiyle Türk ulusu, Türk sanatı, Türk ekonomisi, Türk şiir ve edebiyatı, bütün ince güzellikleriyle belirip gelişecektir.
          Bayanlar, Baylar!
         Ülkemiz içinde uygar düşüncelerin, çağdaş ileriliklerin, süre yitirilmeksizin yayılması ve gelişmesi gereklidir. Bunun için bütün bilgi ve teknik insanları, bu uğurda çalışmayı bir namus borcu bilmelidirler. Öğretmenlerimiz, ozanlarımız, yazarlarımız, ulusa geçen yıkılış günlerini, bu yıkılışların gerçek nedenlerini anlatacaklar, söyleyecekler, bu kara günlerin geri dönmemesi için yeryüzünde uygar ve çağdaş bir Türkiye’nin varlığını tanımak istemeyenlere onu tanıtmak zorunda olduğumuzu anımsatacaklardır.
          Bayanlar, Baylar!
         Görülüyor ki en önemli ve verimli görevlerimiz öğretim ve eğitim işleridir. Bu işlerde ne yapıp yapıp başarıya ulaşmamız gerektir. Bir ulusun gerçek kurtuluşu ancak bu yoldadır. Bu zaferin sağlanması için hepimiz tek can, tek düşünce olarak belirli bir izlence (program) üzerinde çalışmamız gerektir. Bence bu izlenceden istenen ve beklenen iki şey vardır:
          1) Toplum yaşayışımızın gereksinimlerine uygun düşmesi.
         2) Çağımızın getirdiği ve gerektirdiği gerçeklere uygun düşmesi.
 
         Gözlerimizi kapayıp herkesten ayrı ve dünyadan uzak yaşadığımızı düşünemeyiz. Ülkemizi bir sınır içine alıp dünyayla ilgisiz yaşayamayız. İleri ve uygar bir ulus olarak çağdaş uygarlık alanı ortasında yaşayacağız. Bu yaşamak da ancak bilgiyle, teknikle olur. Bilgi ve teknik neredeyse oradan alacağız ve ulusun her bir insanının kafasına koyacağız. Bilgi ve teknik için başka bağ, başka koşul yoktur. Akla uygun hiçbir nedene dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların korunmasında direnip duran ulusların ilerlemesi çok zor olur, belki hiç olmaz. İlerlemek yolunda bağları ve koşulları aşmayan uluslar çağa uygun, akla uygun bir yaşama içinde olamazlar. Genel yaşamda görüşü geniş olan ulusların ellerine düşüp onlara tutsak olmaktan kurtulamazlar! Bütün bu gerçeklerin ulusça iyi anlaşılması ve içe sindirilebilmesi için her şeyden önce bilgisizliği gidermek gerektir. Bunun için öğretim izlencemizin, eğitim davranışımızın temel taşı, bilgisizliği gidermek olmalıdır. Bu bilgisizlik giderilmedikçe yerimizde sayacağız. Yerinde duran bir şeyse geriye gidiyor demektir. Bir yandan genel bilgisizliği gidermeye çalışmakla birlikte öte yandan toplum yaşayışında herkese örnek olacak, verimli ve etkili olacak kimseler yetiştirmek gerektir. Bu da ilk ve orta öğretimin günlük yaşama uygun olmasıyla gerçekleşebilir. Toplumlar ancak bu yoldan işadamlarına, sanat adamlarına kavuşabilirler. Ulusal yeteneklerimizi geliştirecek, duygularımızı yükseltecek üstün insanları yetiştirmeyi de unutmayacağız. Çocuklarımızı bu öğretim aşamalarından geçirerek yetiştireceğiz. Kesin olarak bilmeliyiz ki iki ayrı parça olarak yaşayan uluslar zayıftır, hastadır. Çocuklarımıza ve gençlerimize uygulayacağımız öğretim ne olursa olsun, onları:
          1) Ulusuna
          2) Türkiye Devleti’ne
          3) Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne düşman olanlarla savaşabilecek bilgiler ve araçlarla silahlandıracağız.
 
         Özgürlüğünü ve bağımsızlığını korumak yolunda savaş vermeyi bilmeyen uluslar için yaşama hakkı yoktur. Bu uğurda savaş gereklidir.
          Bayanlar, Baylar!
         Açıkça söyleyeyim ki biz üç buçuk yıl öncesine değin cemaat durumunda yaşıyorduk. Bizi istedikleri gibi yönetiyorlardı. Dünya bizi, temsilcimiz ve yöneticimiz olanlara göre tanıyor ve değerlendiriyordu. Üç buçuk yıldır ulus olarak yaşıyoruz. Bunun elle tutulur, gözle görülür tanığı yönetimimizin biçimidir ki bunu yasalar “Büyük Millet Meclisi Hükümeti” diye adlandırmıştır. Bütün dünya bir gün bile unutmasın ki Türkiye devletinin biricik ve gerçek temsilcisi, yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Aşağılık çıkarları için, kendi kişiliklerini korumak için ülkenin bağımsızlığını ve ulusun özgürlüğünü düşmana peşkeş çekmekte sakınca görmeyen, bağımsızlığı yok edecek hükümlerle dolu Sevr Antlaşması’nı kabul etmekten çekinmeyen Sultanların bu davranışlarını, Türk ulusu artık bir daha görmeyecek, ancak tarihte okuyup ibret alacaktır.
          Bayanlar, Baylar!
         Ordularımızın kazandığı zafer, sizin eğitim ordularınızın zaferi için yer açtı, yol hazırladı. Gerçek zaferi siz kazanacak, siz koruyup sürdüreceksiniz, bunu başaracağınızdan kuşkum yok. Sarsılmaz bir inançla ben ve bütün arkadaşlarım, sizi gözeteceğiz. Sizin karşılaşacağınız bütün engelleri kıracağız. Son bir söz :
         Sizin değerli bir topluluk olarak Bursa’ya gelmeniz, yalnız Bursa’yı değil, bütün Anadolu’daki kardeşlerinizi sevindirdi. İstanbul’dan getirdiğiniz selamları bütün ulusa ulaştıracağız. Ben de sizden dileyeceğim ki oradaki kardeşlerimize selamlarımızı götürünüz. İstanbul’un talihi, İstanbul’da yaşayan öz Türklerin gönlündeki, vicdanındaki isteklere denk olarak belirip parlayacaktır.   
Öğretmen Hanımlar, Öğretmen Beyler,

Bu bilgi yuvası altında tümünüzü bir arada görmekten ve selamlamaktan çok mutluyum. Ülkemizi, toplumumuzu gerçek hedefe, gerçek mutluluğa ulaştırmak için iki orduya gereksinim vardır. Biri yurdun yaşamını kurtaran süer (asker) ordusu öbürü ülkenin geleceğini yoğuran bilgi ordusudur. Bu iki ordunun her ikisi de değerlidir, yücedir. Ancak bu iki ordudan hangisi daha değerlidir, hangisi öbüründen üstündür? Kuşkusuz böyle bir tercih yapılamaz. Bu iki ordunun ikisi de yaşamsaldır. Yalnız siz bilgi ordusu üyeleri, sizlere üyesi olduğunuz ordunun değer ve yüceliğini anlatmak için şunu söyleyeyim ki sizler ölen ve öldüren birinci orduya, niçin öldüğünü öğreten bir orduya üyesiniz.
Biz iki ordudan birincisine, yurt çiğnemeye gelen düşman karşısında kan akıtan birinci orduya, bütün dünya bilir, bütün dünya tanık oldu ki, pek mükemmelce sahibiz. Yurdun dört yıl önce düştüğü büyük yıkımdan sonra, yoktan var olan bu ordu, yurdu yok etmeye gelen bu düşmanı kutlu yurt toprağında boğup mahvetti. Yalnız bu orduya sahip olmakla işimiz bitmiş, amacımız bu ordunun zaferiyle son bulmuş değildir.
Bir ulus, bilgi ordusuna sahip olmadıkça savaş alanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferin köklü sonuçlar vermesi ancak bilgi ordusuyla olanaklıdır. Bu ikinci ordu olmadan birinci ordunun elde ettiği kazanımlar sönük kalır. Ulusumuzu geçek mutluluğa, kurtuluşa ulaştırmak istiyorsak bizi ölümden kurtarıp yaşama götüren bugünkü yönetim biçimimizin sonsuzluğunu istiyorsak bir an önce büyük, kusursuz, ışıklı bir bilgi ordusuna sahip olmak zorunluluğunda bulunduğumuzu inkar edemeyiz.
Eski yönetimlerin en büyük kötülüklerinden biri de bilgi ordusuna yaraşır olduğu önemi vermemeleridir. Önem verilseydi, geleceği emanet ettiğimiz sizlere, gelecek kadar güvenilir bir konum verilmesi gerekirdi. Daha üç dört yıllık yaşama sahip olan ulusal yönetimimizde bilgi ordusuyla yaraşır olduğu kadar ilgilenilememiştir. Ancak buradaki zorunluluğu ulusun aydınları olan sizler elbette ki daha iyi değerlendirirsiniz. Bütün gücümüzü yalnız cephede toplamaya zorunlu olduğumuz bu kısa süre içinde doğal olarak bilgi ordusuyla gereğince ilgilenemedik. Ancak yüce Tanrı’ya şükürler olsun ki düşman karşısındaki aziz ordumuz için harcadığımız bütün emekler mutlu sonucunu verdi.
Artık bundan sonra aynı güç, aynı etkinlik, aynı istekle bilgi ordusu için çalışacak ve birincide olduğu gibi bu ikinci ordudan dahi emeklerimizin, çabalarımızın mutlu ve başarılı sonuçlarını aynı parlaklıkta elde edeceğiz.
Arkadaşlar, süer (asker) ordusuyla bilgi ordusu arasındaki birliktelik ve ilgiyi belirtmek için şunu da belirteyim : Değerli bir eserde “Ordunun ruhu komuta kuruludur.” deniliyor. Gerçekten böyledir. Bir ordunun değeri komuta kurulunun değeriyle ölçülür. Siz öğretmenler, sizler de bilgi ordusunun komuta kurulusunuz. Sizin ordunuzun değeri de sizlerin değeriyle ölçülecektir. Bağımsızlık mücadelesinde üç dört yıldır düşmanı topraklarımızda mahvetmek için yaptığımız savaşla ordunun ruhu olan komuta kurulu değerlerinin yüksekliğini nasıl kanıtlamışsa bundan sonra yapacağımız yenilikler ulusumuza bir karanlık gibi çöken genel bilgisizliği yenmek savaşında da bilgi ordusunun ruhu olan siz öğretmenlerin aynı yeteneği ortaya koyacağınıza eminim. Bu konuda size güveniyor ve tümünüzü saygıyla selamlıyorum.(Mustafa Kemal Atatürk)
[Türkbilim]

Öğretmenler !

Cumhuriyetin fedakar öğretmen ve eğitimcileri, yeni nesli sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin beceriniz ve fedakarlığınızın derecesiyle orantılı olacaktır.

Cumhuriyet; fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli koruyucular ister.
Yeni nesli, bu özellik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir...

Sizin başarınız Cumhuriyetin başarısı olacaktır.

ÖĞRETMENLER ;
Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ordularınız için yalnız zemin hazırladı.Gerçek zaferi siz kazanacak ve devam ettireceksiniz ve mutlaka başaracaksınız
Mustafa Kemal Atatürk
                                                                                                                     

Yorum (yok) Yorum yaz!

57. Alay

"Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rastgelinmemiştir. Kanaatinle, imanınla, itaatinle, hiçbir korkunun yıldırmadığı demir gibi pak kalbinle düşmanı nihayet alt eden gayretin için minnet ve şükranımı ifade etmeyi en aziz bir borç bilirim."
M. Kemal Atatürk..

Yorum (yok) Yorum yaz!

906 RAKIMLI TEPE( ATATÜRK BELGESELİ)

1881 yılından 10 Kasım 1938'e kadar süren 57 yıllık yaşamla bir ulusun yazgısının nasıl değiştiğinin şiirsel bir dille anlatıldığı belgeselde; Altan ÖYMEN, Cemal KUTAY, Prof. Dr. Utkan KOCATÜRK, Prof. Dr. Hamza EROĞLU, Yekta Güngör ÖZDEN, Albay Yaşar Murat DİNÇER, Yarbay Doktor Ali GÜLER, Gülsün BİLGEHAN, Ömer ARDA, Prof. Dr. Nezih ELDEM, Prof. Dr. M. Cihat ÖZÖNDER, Prof. Dr. Zehra ODYAKMAZ, Erdoğan ALIVEREN ve Mehmet ÖZEL ile yapılan röportajlara yer verildi.

            Eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden, röportajında, Atatürk'ün naaşının Anıtkabir'e defni sırasında askerler haricinde mezar odasında bulunan 10 kişiden birinin kendisi olduğunu ve hissettiği duyguları anlatıyor. Özden, bu tarihi ana tanıklık edenler arasında bir tek kendisinin hayatta olduğunu belirtiyor.
              İki bölüm halinde hazırlanan "906 Rakımlı Tepe" belgeselinin ilk bölümünde, Atatürk'ün ölümüne kadar olan süreç, 10 Kasım 1938'den itibaren İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanı seçilmesi, Atatürk'ün maaşına tahnit işleminin yapılması, cenaze namazının kılınması, naaş'ın Etnografya Müzesi'ne nakli ve İstanbul'dan Ankara'ya getirilişi, Anıtkabir'in yerinin seçilmesi, proje yarışması ve inşaatın bitirilmesi gibi konu başlıkları işleniyor.

                                                 .:..::: BÜYÜK ÖNDER'İN ÖLÜM NEDENİ VE SON SÖZÜ :::..:.

            Bu bölümde, Büyük Önder Atatürk'ün ölüm nedeni, "Beslenme tarzı ve daimi peklikten kaynaklanan karaciğer iltihabı" olarak açıklanıyor. Atatürk'ün anlaşılır son sözünün "Aleykümesselam" olduğu bildiriliyor. "Ve son Yolculuk" başlığı altında başlayan ikinci bölümde ise 1953 yılında gerçekleştirilen nakil töreni, toprağa verilmesi, mezar odasının özellikleri, Anıtkabir'in tanıtımı, 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün Anıtkabir'e defni, Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi'nin tanıtımı yer alıyor. Anıtkabir'in mimari özelliklerinin de aktarıldığı ikinci bölümde, mimar Emin Onat ve Doç. Dr. Orhan Arda tarafından projesi çizilen Anıtkabir'in, ilk başta kubbeli olduğu ve aslanlı yolun mozolenin tam karşısında bulunduğu kaydediliyor.

                                                  .:..::: 24 ASLAN, TÜRK BOYLARINI TEMSİL EDİYOR :::...:.

                Belgeselde, aslanlı yola 2'şerli gruplar halinde konulan 24 aslan heykelinin Türk boylarını temsil ettiği ve aslanlı yolda yere döşenen mermerlerin kasıtlı olarak farklı boyutlarda olduğu anlatılıyor. Ayrıca, aslanlı yolda yürüyenlerin Ankara manzarasından etkilenmemeleri için yolun iki tarafına ağaç dikildiği de belirtiliyor. "906 Rakımlı Tepe" belgeseli, Cumhuriyetin 80. yıldönümünde Anıtkabir'e gelen ziyaretçilerin görüntüleri ile sona eriyor.

                 Emniyet Genel Müdürü Gökhan AYDINER'in talimatıyla hazırlanan ve 105 dakika 52 saniye süren belgesel, alanında bir ilk olma özelliğini taşımaktadır.
 
                                     BELGESELİN YAPIMINDA YER ALANLAR                                                          
      
         GENEL YAPIM YÖNETİM :  Feyzullah ARSLAN,  Yavuz TOKER,  Haydar ACUN
       HAZIRLAYAN VE METİN YAZARI : Tunç BORAN
       TEKNİK YÖNETMEN :  Ahmet Remzi DURLU
       VİDEO KURGU - GRAFİK (VELOCİTY-Q)Ahmet Remzi DURLU, T.ÇAKAN
       KAMERAMANLAR :  H.URAÇİN, E.TOKİS, T.TOKLU, E.ÇALIŞKANTÜRK
       SESLENDİRENLER :  Ecder AKIŞIK, Fatma ARARAT, İlkay PAL
       SES KAYIT  : Cumhur GÜLSOLMAZ, Ali Kemal BEYTAŞ
       GENEL KOORDİNASYON : Orhan YILDIZ, Mevlüt TUYLU, Abdurrahman ÖZTÜRK, Evren Elif İPEK
       STÜDYO GÖREVLİLERİ: İ.ARZU, A.GEDİK, Nurhayat ÜNLÜ, Nuran YALÇIN, Ş.ÇINAR, H.BİNİCİ,
                                         M.GÜNER,S.ABAY, M.N.GÜLCÜ.
       STAJ ASİSTANLARI: CEYHUN KIRTAŞ, YUSUF TEKİRDAĞLI,
 
 
 
Kaynak :http://www.polisradyosu.net/ffi906.htm#1881%20y ılından
 
 

Yorum (yok) Yorum yaz!

ATATURK'ten Anilar - Konferans Notlari

ATATURK'ten Anilar - Konferans Notlari
>>
>>
>>Bir ogrenci anlatiyor, Mahmut SADI.
>>"Yil 1923. Istanbul Universitesinde ogrenci oldugum siralar.
>>Okul duvarinda bir ilan goruyorum. "Avrupa'ya talebe
>>yollanacaktir."
>>Allah Allah diyorum, ulke yikik dokuk yil 1923..
>>Avrupa'ya talebe! Luks gibi gelen bir sey, ama bir sansimi denemek
>>istedim.
>>150 kisi icerisinde 11 kisi secilmisiz.
>>Benim ismimin yanina ATATURK "Berlin Universitesine gitsin" diye
>>yazmis.
>>Zaman geldi. Sirkeci garindayim, ama kafam oyle karisIkki gitsem mi
>>kalsam mi, orada beni unutur mu bunlar, para yollarlar mi, gurbet
>>ellerde ne yaparim?
>>Bir an gitmemeye karar verdim, dondum.
>>O sirada bir muvezzi ismimi cagirdi:
>>"Mahmut SADI, Mahmut SADI, bir telgrafin var".
>>Telgrafi actim aynen sunlar yaziyordu:
>>"Sizleri birer kivilcim olarak gonderiyorum; alevler olarak geri
>>donmelisiniz".
>>Var mi boyle bir sey?
>>11 ogrencinin nerede, ne zaman, ne dusunebilecegini hesap edebilen
>>bir
>>lider, DUNYA LIDERI olmasin da ne olsun!!
>>Yil 1923, biz evimizde bir cocugumuzun huyunu degistiremiyoruz..
>>bir
>>huyunu.
>>Tum ulkenin huyu degisiyor.
>>Bununla ugrasan bir insan, yolladigi 11 ogrencinin nerede, ne
>>zaman, ne
>>dusunebilecegini hissedebiliyor."
>>Mahmut Sadi devam ediyor:
>>"Gel de simdi gitme, git de orada calisma, don de bu ulke icin
>>canini
>>verme!!" diyor.
>>
>>Evet bu gun en buyuk sikayeti ne Turkiye'nin?
>>Beyin gocu. En iyi beyinlerimizi kapip goturuyorlar, ama o
>>cocuklarimiz,
>>arkalarina baka baka gidiyorlar.
>>Peki diyeceksiniz ki engellemek o kadar mi zormus?
>>Ha o gun 11 ogrenciymis, telgrafmis.
>>Bugun milyon ogrenci olsun, e-mail bilgisayar var.
>>Yeter ki ATATURK'un sarf ettigi su iki cumleyi ifade edebilecek,
>>onlarin
>>sorumlulugunu alabilecek, o inanci verebilecek bir liderleri
>>olsun."
>>
>>

Yorum (yok) Yorum yaz!

YORUMSUZ..


Merhaba Arkadaşlar,

Bu konuda sahip olduğum bilgileri sizlerle paylaşayım.İlk öğrendiğimde ben de şaşırmıştım ama ortada saklanan bir gerçek var;Atatürk masonlar tarafından öldürülmüştür.Bilinçli olarak yanlış tedavi uygulanmıştır.Rahatsızlığı siroz değil sıtmadır.Atatürk,1935 yılında mason localarını,merkezi dışarıda olduğu için kapatmıştır.Ve masonlar bunun intikamını almak için Atatürk'ü öldürme planları yapmıştır.Hatta silahla öldürmeyi planlamışlar ama sonra böyle büyük bir liderin ölümünün gizemli olmasını düşünmüşlerdir.Ve 'sarı liderin etrafını,onu desteklermiş gibi yaparak saralım,' demişlerdir.Mustafa Kemal ATATÜRK,kendisine yapılan yanlış tedaviyi bir süre sonra hissetmiştir ve bunun üzerine MANEVİ KIZI AFET İNAN'A BİR MEKTUP YAZMIŞTIR.Şimdi sizlerle o mektubu paylaşıyorum:

Afet,

''Vasiyetim şudur;bence doktorların yanlış görüş ve hükümleri sebebiyle hastalık durmamış ilerlemiştir.Vakitsiz ayağa kalkmak,yürümek hususiyle burundan yapılan atusman üzerine gelen kusma neticesi,yapılan istirahatleri hiçe indirmiştir.İstanbul'a gelince hükümet reyimi almaya lüzum görmeksizin Fissinger'i getirtti...''


Atatürk,bu sözleriyle doktorlara karşı sitemde bulunmuştur.Atatürk'ü tedavi eden Türk ve yabancı doktorlar vardı.Bu doktorların kim olduğunu,hayat hikayelerini,Atatürk'ün kullandığı ilaçların reçetesini,yanlış uygulanan ilaçların belgelerini ve bilimsel açıklamalarını,Yunan Gazetesi'nde Atatürk'ün masonlar tarafından öldürüldüğünü yazan kişileri ve bu kişilerin yazdıklarını,Atatürk'ün vefat raporundaki çelişkileri,Atatürk'ün ölümünden sonra kendisine neden otopsi yapılmadığını merak ediyorsanız,size yazılamayan tarihi öğrendiğim kitabın ismini ve yazarının adını vereyim.Kitabın ismi: AGONİ ve yazarın adı Ogün DELİ.

Bu kitap yeni basılmıştır.İlk baskısı Eylül 2004'tür.Türk milleti bu yazılamayan tarihi öğrensin.Öğrensin ki düşmanlarını bilsin,kafasına bellesin ve düşmanlar bilsin ki Türk Milleti, kendini cesur zannedenlerden daha cesur, kendini asil zannedenlerden daha asil,kendini onurlu zannedenlerden daha onurlu,kendini haysiyetli sayanlardan daha haysiyetli,kendini şerefli sayanlardan daha şereflidir...

Millî egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmağa mahkûmdurlar.

Mustafa Kemal ATATÜRK
1929


01:19 tarihinde Son kez Düzenleyen adımlar : 21-11-2005 .

Yorum (yok) Yorum yaz!

ATATÜRK VE MATEMATİK

Matematikle ifade edebiliyorsanız, bilginiz doyurucudur.
Lord KELVIN


 

ATATÜRK VE MATEMATİK


          Günümüzün bilim ve teknolojisinin bel kemigi olan matematik, kendine özgü dogrulara, yanlışlara ve dile sahiptir. Bir dile sahiptir diyorum çünkü, sadece matematik ile yakından ilgilenenlerin anlayabilecegi veya "üçgen, kare, dikdörtgen, çember, daire vb.." gibi herkesin yakından bildigi terimler ve çesitli sembolik gösterimlere sahiptir matematik. Hiç düsündünüz mü, nereden geliyor bu terimler? Kim, neden üç kenarı olan kapalı egriye üçgen adını vermis diye. Bu konu üzerine bir arastırma yaptıgınızda karsınıza çıkacak tek isim vardır ki O da süphesiz önünde saygıyla egildigimiz, büyük önder Mustafa Kemal Atatürk'tür.
          Cumhuriyetten önce çesitli okullarda okutulmus bir matematik kitaplarını incelerseniz; içlerinde Arap harfleriyle yazılmıs formüller; müselles, murabba veya hatt-ı mümas gibi günümüz matematiginde bir anlam ifade etmeyen bir çok terim görürsünüz. Günümüzde Atatürk sayesinde kullandıgımız terimlere baktıgımızda, bu eski Arapça terimlerin anlasılmasının ve hatırlanmasının ne denli güç olduguna siz de hak verirsiniz elbet. Bir düsünün "Müsellesin sathı yatalay, dikeley zarbının müsavatına müsavidir." Cümlesinden ne anlıyorsunuz? Belki anneanne ve dedelerimiz bize bu cümle içinden bir kaç kelimeyi günümüz Türkçe'sine çevirebilir ama bir çogunuz gibi ben de bu cümleyi ilk okudugumda hiç bir gey anlamamıstım. Oysa bu cümle "üçgenin alanı, tabanı ile yüksekliginin çarpımının yarısına esittir." Demektir. Belki sadece bu cümledeki kavram anlasılmazlıgı bile bize Atatürk'ün bu konuda matematige ve dolayısıyla diger ilimlere ne denli degerli bir çalısma b?raktıgını anlamamız için yeterli olacaktır. Mesela, Müselles sözcügünü ele alalım. Müselles Arapça 'sülüs' sözcügünden türetilmistir. Arapça'daki sülüs ile müselles sözcüklerinin arasındaki iliskiyi kavrayabilmek, Arapça bilmeyenler için oldukça zordur. Sülüs sözcügünün Türkçe'de karsılıgı 'üç' kelimesidir. Üç'ün yanına 'gen' getirirsek üçgen sözcügü olusur. Bu müselles sözcügünden daha kolay anlasılmaktadır. Atatürk'ün matematik dünyasına kazandırdıgı diger bazı terimlerden de söyle örnekler verebiliriz;
 
Yeni ismi
  Bölen
Bölme
Bölüm
Bölünebilme
Çarpı
Çarpan
Çarpanlara Ayırma
Çember
Çıkarma
Dikey
Limit
Ondalık
Parabol
Piramit
Prizma
Sadelestirme
Pay
Payda
Teget

Eski ismi
  Maksumunaleyh
Taksim
Haric-i Kısmet
Kabiliyet-i Taksim
Zarb
Mazrup
Mazrubata Tefrik
Muhit-i Daire
Tarh
Amudi
Gaye
Agar'i
Kat'ı Mükafti
Ehram
Mensur
ihtisar
Suret
Mahrec
Hatt-ı Mümas
          Bu Arapça kökenli kelimelerle matematik yapman?n ve yap?lanlar?n ne ifade etmek istedi?ini anlayarak ça?da?l?k yolunda ilerlemenin ne denli zor ve zahmetli olaca??n? anlatmaya gerek olmasa san?r?m. Atatürk'ün buldu?u bu ve bunlar gibi bir çok terimler günümüzde hala geçerlili?ini korumakta ve matemati?i bizler için daha anla??l?r k?lmaktad?r.
         Atatürk bu terimlerin yer ald??? 1937 y?l?nda yay?mlanan bir de geometri kitab? yazm??t?r. Bu kitapta kullan?lan yeni terimler ayr?nt?lar?yla aç?klanm?? ve üzerlerine örnekler de verilmi?tir. Bu kitap geometri ö?retenlere ve bu konuda  bilgi edinmek isteyenlere k?lavuz olarak Kültür Bakanl???nca yay?nlanm??t?r.
          Mustafa Kemal bu geometri kitab?n? yazarak matemati?e daha anla??l?r yeni terimler kazand?rmak iste?ini Sivas'ta girdi?i bir geometri dersinde ortaya koymu?tur. Atatürk 13 Kas?m 1937 tarihinde Sivas'a gitmi? ve 1919 y?l?nda Sivas kongresinin yap?ld??? lise binas?nda bir geometri (o zamanki ad?yla hendese) dersine girmi?tir. Bu derste ö?rencilerle konu?mu? ve geometri üzerine çe?itli sorular yöneltmi?tir. Ders esnas?nda eski terimlerle matematik ö?reniminin ve ö?retiminin zorlu?unu bir kez daha saptayan Atatürk "Bu anla??lmaz terimlerle bilgi verilemez. Dersler Türkçe terimlerle anlat?lmal?d?r." Diyerek bu konudaki kesin yarg?s?n? aç?klad?ktan sonra, dersi kendi bulu?u olan Türkçe terimlerle ve çizimleriyle anlatm??t?r. Bu s?rada derste Pisagor teoremini de çözümlemi?tir.
          Elbette ki, matematik ve geometri bilgisi yeterli olmayan bir insan?n bilimsel ve dolay?s?yla toplumsal aç?dan bu denli önemli bir çal??may? ortaya ç?kararak nesiller boyu kabul edilebilir bir forma sokmas? mümkün de?ildir. Böylece Atatürk sadece siyasi ve idari alandaki dehas?yla de?il, say?sal dünyadaki üstün ba?ar?s?yla da kar??m?za ç?km?? oluyor.
              Sizin de gördü?ünüz gibi Atatürk?ün ya?am?nda matemati?in önemi bugüne kadar bildi?imiz veya ilkokullarda ö?renmi? oldu?umuz gibi matematik ö?retmeninin ona "Kemal" ismini vermesinden çok ötedir. Matemati?in bilimsel geli?me ac?s?ndan anla??l?r bir dilde ö?retilmesi gerekti?i dü?üncesi ve bu konudaki çal??malar? sayesinde bize kazand?rd??? onca güzelli?e bir yenisini daha eklemi?tir. Umar?m bu yaz?yla birlikte onun ba?latt??? bilimsel geli?me arzusunun bizler için de ne kadar gerekli oldu?unu hat?rlar ve bunun yan?nda sade ve anla??l?r bir dile sahip olman?n bir toplumda her alanda ne denli gerekli oldu?unu daha iyi anlam?? oluruz.

 

    

       Üye girişi

       Yeni üye

       Üyelerimiz

       

       Fıkra

       Hikaye

       Animasyon

       Biliyor musunuz ?

       Yazı

       Diğer

       Sizde gönderin

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

kır zincirlerini

TÜRK



                         


 







"Bu münasebetle şunu da beyan edeyim ki Türk Milleti'nin son senelerde gösterdiği harikaların, yaptığı siyasi ve sosyal inklapların hakiki sahibi kendisidir. Sizsiniz."

 

Mustafa Kemal ATATÜRK


Yorum (yok) Yorum yaz!

ATATURK'e KARSI OLANLARA ..

ATATURK'e KARSI OLANLARA SORUYORUM:

Yolundayiz
ataturk.GIF

ATATURK 1911'de Yuzbasi, 30 yasinda Tabur Komutani, Trablusgarp'ta
Italyanlara karsi savasti.
30 yasinda sen ne yaptin?

ATATURK 1915'te Yarbay, 34 yasinda Tumen Komutani,
Canakkale'deIngilizlerle savasti
34 yasinda sen ne yaptin?



ATATURK 1916'da General, 35 yasinda Kolordu Komutani, Mus, Bitlis ve Van
bolgelerini Rus'lardan temizledi.
35 yasinda sen ne yaptin?

ATATURK 1917'de Korgeneral, 36 Yasinda Ordu Komutani, Filistin cephesinde
ordulariyla Ingilizlere karsi savasarak, Halep'in kuzeyinde, simdiki
Misak-i milli hududuna kadar geri cekildi. Bu savaslarda Araplar dusmanla
beraberdi.

36 yasinda sen ne yaptin?



ATATURK 1919'da 38 yasinda dusman isgali altindaki Istanbul'dan Samsun'a
gecti.
Amasya mulakati, Erzurum ve Sivas kongrelerini yapti. ANKARA'ya geldi.
1920'de 39 yasinda. Turkiye Buyuk Millet Meclisini kurdu. Meclis Baskani
secildi.
38 ve 39 yaslarinda sen ne yaptin?

ATATURK 1920'de 40 yasinda.
TBMM'nin istegi uzerine Ataturk'e Baskomutan gorevi verildi. Sakarya'ya
kadar ilerleyip taarruza gecen Yunan ordusuna karsi savasti. Dusmanin
taarruz umidini kirdi.
40 yasinda sen ne yaptin?



ATATURK 1922'de Maresal.
41 yasinda Baskomutan olarak Yunan ordusuna taarruz etti. Dumlupinar
Meydan savasinda dusmani yendi. Butun Anadolu topraklari dusmandan
temizlendi. 41 yasinda sen ne yaptin?

ATATURK 1923'te 42 yasinda Turkiye Cumhuriyetini kurdu.
42 yasinda sen ne yaptin?

ATATURK 1924'ten 1928'e kadar, Cumhurbaskani olarak 47 yasina kadar suren
donemde DEVRIMLERI  yapti.
43 yasindan 47 yasina kadar sen ne yaptin?

Yorum (yok) Yorum yaz!

Atatürk hakkinda asagidakilerden hangisini biliyorsunuz?

Atatürk hakkında aşağıdakilerden hangisini
biliyorsunuz? (Araştırmacı Yazar İlknur Güntürkün Kalıpçı`nın `İçimizden Biri Atatürk` adlı yazısından alıntıdır) 

                                                                Atatürk`ün dünyada `başöğretmen` sıfatlı tek lider olduğunu 
  
 Bir geometri kitabı yazdığını. Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48 tane geometri teriminin (Türkçe) isim babasını bu yazdığı kitapla bizzat Mustafa Kemal olduğunu  

 Bir röportajda "Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?" diye sorulur, Atatürk: "Şartlarımızı koyarız, kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için. Davet gelirse düşünürüz". BM yasasını değiştirir ve ilk davet edilen ülke biz oluruz  


 Yıl 1938, General McArthur'un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi. Birden çok sıkılır ve yanında duran yüz yirmiden fazla kişiye döner ve aynen şöyle der: "Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal'i görmek için neler vermezdim"  

 
 Yıl 2000, ABD Başkanı`nın milenyum mesajından bir alıntı : "Bugün milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk' tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir"  


 Yıl 1938, Ata`nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiir`den alıntı : "Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir"  


 Norveççe`de `Atatürk gibi olmak` diye bir deyim olduğunu 
  
 
 Kurtuluş Savaşında rütbe alan bir çok kadın askerlerimiz var. Ama dünya tarihine geçen tek bir üsteğmenimiz var; 700 erkek, 43 kadından
oluşan bir müfrezenin reiseliğine bizzat Atatürk tarafından atanmış Üstteğmen Kara Fatma  


 
 `Atatürk çiçeği`nin adını, çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landın`in koyduğunu ve bu çiçeğin tüm dünyada bu isimle üretilip satıldığını  


 Yunan başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet bayramında Atina'daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu  

 `Mimber` adında bir gazete çıkarttığını ve 52 sayı yayımlanan gazetede ilk defa sansür kelimesi geçtiğini  
  
  

 Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı vasiyetinde mezar taşına yazılmasını istediği metni
bırakmıştır. Diyor ki: "Bütün ömrüm boyunca Türkiye'nin lideri Mustafa Kemal Atatürk'ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm"  


  
 Yıl 2005, Amerika'nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Johns`un önerisi "Türkiye ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk' ü örnek alsın yeter"  dediğini
BİLİYOR MUYDUNUZ?

 

Yorum (yok) Yorum yaz!