TOPRAK MEHMET'E SUSAMIŞSA
Kalemin, Namluyla, Namlunun Namusla Buluştuğu Noktada Bir Şaheser
| http://www.acikistihbarat.com/Kitaplar.asp?kitap=10 |
| |||||||||||||||||||||||||||||||
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Kalemin, Namluyla, Namlunun Namusla Buluştuğu Noktada Bir Şaheser
| http://www.acikistihbarat.com/Kitaplar.asp?kitap=10 |
| |||||||||||||||||||||||||||||||
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Ey Türk Evladı Uyan !!!!!

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Kartallar ve Insanlar
Kartal,kuş türleri içinde en uzun yaşayanidir.70 yila kadar yaşayan kartallar vardir. Ancak kartalın bu yaşa ulabilmesi için, 40 yaşinda çok ciddi ve zor bir karar vermesi gerekmektedir.
Kartalin yaşi 40'a vardiğinda pençeleri sertleşmiş, esnekliğini yitirmiş ve bu nedenle de beslenmesini sağladiği avlarini kavrayip tutamaz duruma gelmiştir. Gagasi uzamış ve göğsüne doğru kivrilmiştir. Kanatlari yaşlanmış ve ağirlaşmıştır. Tüyleri kartlaşir ve kalinlaşir. Artik kartalin uçmasi iyice zorlaşmiştir. Dolayisiyla kartal burada iki seçimden birini yapmak zorundadir:
- Ya ölümü seçecektir,
- Ya da yeniden doğuşun acılı ve zorlu sürecini göğüsleyecektir.
Bu yeniden doğuş süreci 150 gün kadar sürecektir. Bu yönde karar verirse kartal bir dağin tepesine uçar ve orada bir kaya duvarda, artik uçmasina gerek olmayan bir yerde, yuvasinda kalir. Bu uygun yeri bulduktan sonra kartal gagasini sert bir şekilde kayaya vurmaya başlar. En sonunda kartalin gagasi yerinden sökülür ve düşer. Kartal bir süre yeni gagasinin çikmasini bekler. Gagasi çiktiktan sonra bu yeni gaga ile pençelerini yerinden söker çikarir. Yeni pençeleri çikinca kartal bu kez eski kartlaşmiş tüylerini yolmaya başlar. 5 ay sonra kartal, kendisine 20 yil veya daha uzun süreli bir yaşam bağişlayan meşhur yeniden doğuş uçuşunu yapmaya hazir duruma gelir.
Kendi yaşamimizda sik sik bir yeniden doğuş süreci yaşamak zorunda kaliriz. Zafer uçuşunu sürdürmek için, bize aci veren eski alişkanliklarimizdan , geleneklerimizden ve anilarimizdan kurtulmak zorundayiz. Ancak geçmişin gereksiz safrasindan kurtulduğumuzda, deneyimlerimizin yeniden doğuşumuzun getireceği olağanüstü sonuçlarindan tam olarak yararlanabiliriz.(ALINTI)
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
“Anzak” sözcüğünün manası nedir; hiç düşündünüz mü?
Mutlaka biliyorsunuzdur ama biz yine de yazalım; İngilizceden dilimize geçmiş olan “Anzac” sözcüğünün okunuşudur.
ANZAC ise, “Australian and New Zealand Army Corps” yani Avustralya ve Yeni Zelanda Askeri Birlikleri’nin (Kolordu) İngilizce olarak kısaltılmış halidir. Bu kolordunun Askerlerine de “Anzak” denilmektedir.
Malum, bu askeri birlikler Birinci Dünya Savaşı’nda ecdadımıza karşı savaştılar. Çanakkale Savaşı’nda bu sebeple 250 bin Mehmetçik şehit oldu. Gelibolu’ya çıkarma yapan “haçlı ordusu”nun askerleri olan anzaklardan ölenler de Gelibolu yarımadasına gömülmdü ve mezarlıkları mevcuttur.
Bu noktada aklımıza hemen şu soru gelebilir: “Avustralyalı ve Yeni Zelandalılar Çanakkale’de ölen askerlerinin cesetlerini neden ülkelerine götürmediler? İnsan atasının cesedini gurbet ellerde bırakır mı? Bunların yakınları, akrabaları yok mu?”
Elbette binlerce cesedin o an için ülkelerine nakledilmesi zor olabilirdi…
Ama birkaç yıl veya 5-10 sene sonra toprak altında kemikten ibaret olan ölülerini ülkelerine taşıyabilirlerdi…
Gelibolu’da yatan atalarının mezar taşlarını tek tek numaralandırabilirlerdi…
Numaralandırılan mezar taşları tek tek sökülebilirdi…
Mezarları kazılabilirdi…
Çıkan kafatası ve kemikler, mezar taşları ile aynı numarayı taşıyan torbalara konulabilirdi…
Mezar taşları ve kemik dolu torbalar gemi ile Avustralya ve Yeni Zelanda’ya götürülebilirdi…
Kendi ülkelerinde uygun görecekleri bir alana tekrar defnedilebilirdi…
Üzerine taşları tekrar dikilebilirdi…
Taşların üzerine veya mezarlık girişine ise, “From now on, You are at your home… Rest in Peace.” (Artık vatanınızdasınız… Huzur içinde yatın.) yazılabilirdi…
Bu, atalarının ruhlarına karşı daha saygılı bir davranış olurdu…
Nedense yapmadılar. Paraya ve her türlü teknik donanıma sahip, bir çok işi yapmaya muktedir ülkeler atalarının kemiklerini yad ellerde bırakarak sızlattılar!
Sizce bu bir ihmal miydi; yoksa tembellik mi?
Avustralyalı ve Yeni Zelandalının aklından ne geçtiğini veya ne yapmak istediğini nasıl bilebilirsiniz ki (?).
Zaten o yıllarda Avustralya ve Yeni Zelanda İngiliz bölge valisi tarafından yönetilmekteydi; yani İngiliz kolonisiydi…
O halde bu iki Okyanusya ülkesini bırakalım bir tarafa; biz bakalım İngiltere’ye…
Zira burada, “esas oğlan” İngiliz!
Sizce, tembellik veya ihmal gibi görünen bu durum İngiliz’in ileriye yönelik bir planı mıydı?
İnceleyip görmek lazım !..
Ve inceleyebilmemiz için bir soru daha sormamız lazım: “21 Kasım 1922 ila 24 Temmuz 1923 tarihleri arasında yapılan Lozan Konferansı’nda, Gelibolu’daki şehitliklerimiz ve Anzak mezarları ile ilgili olarak hangi kararlar alındı?”
Yapılan görüşmelerde İngiltere’nin Gelibolu yarımadası ile ilgili ısrarlı talepleri olmuştur. “İngiltere heyeti başkanı Lord Curzon” çıkartma yaptıkları Gelibolu’daki 436 hektar’lık alanı alenen talep edince, İsmet İnönü bu konuda ısrar edilmesi halinde Türk heyetinin görüşmelerden çekileceğini ifade etmiştir. Türkiye’nin bu tavrı karşısında İngiliz heyeti talebinden vazgeçmiştir.
Pekala, İngiltere talebinden gerçekten vazgeçti mi, yoksa vazgeçmiş gibi mi göründü?
Konuya açıklık getirebilmek amacıyla Gelibolu hakkında Lozan’da alınan kararlara göz atmakta fayda var!..
Ulu önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Gelibolu yarımadası ile ilgili olarak Lozan Konferansı’nda alınan kararları “Nutuk” adlı eserinde şöyle nakleder;”Gelibolu yarımadasıyla Kumbağı, Bakla Burnu çizgisinin güneydoğusu; Çanakkale bölgesinde kıyıdan yirmi kilometrelik bir yer ve Boğaziçi’nin iki yakasında kıyıdan on beş kilometrelik birer bölge ve Marmara’da da İmralı adasından başka adalar ile Bozcaada ve Gökçeada askerden arındırılacaktır. Hiçbir yerde İtilaf devletlerinin kuvvetleri kalmayacaktır.”[1]
Lozan Antlaşması’nın 128. maddesinde ise Gelibolu yarımadasındaki Şehitlerimiz ve İtilaf Kuvvetleri’nin ölüleri ile ilgili olarak şu hüküm yer almaktadır: ”Türk Hükümeti, İngiliz İmparatorluğu, Fransız ve İtalya Hükümetlerine karşı, kendi ülkesinde, bunların, savaş alanında can vermiş ya da yaralanmış, kaza ve hastalık yüzünden ölmüş askerleri ve denizcileriyle, tutsakken ölen askerlere veya gözaltındayken ölen sivillere ait mezarları, mezarlıkları, kemiklikleri ve onları anmak için dikilmiş anıtları kapsayan toprak parçalarını (arsaları) bu hükümetlerin kullanımına ayrı ayrı ve sürekli olarak bırakmayı yükümlenir. Bunun gibi, Türk Hükümeti, 130. maddede öngörülen Komisyonlara, bir araya toplama mezarlıkları (cimetiéres de groupement), kemiklikler kurmak ya da anıtlar dikmek için ileride gerekli görülecek toprak parçalarını da, sözü geçen bu hükümetlerin kullanımına bırakacaktır. Türk Hükümeti, bundan başka, söz konusu mezarlara, mezarlıklara, kemikliklere ve anıtlara giriş serbestliği tanımayı ve gerekirse, buralarda cadde ve yollar yapılmasına izin vermeyi yükümlenir. Yunan Hükümeti de, kendi ülkesine ilişkin olarak, aynı yükümleri kabul eder.”[6]
Gerek Lord Curzon’un Lozan Konferansı’nda Gelibolu hakkındaki ısrarlı taleplerinden, gerek 128. maddenin hükümlerinden anlaşılıyor ki; o dönemde İngiliz Milletler Cemiyeti’ne bağlı Avustralya ve Yeni Zelanda’nın, ne hemen savaş sonrasında, ne de savaştan birkaç yıl sonra askerlerinin cesetlerini anavatanlarına taşımak gibi bir düşüncesi asla olmamıştır. Aksine, Lord Curzon’un talebi göz önüne alınarak 128. madde incelendiğinde, Gelibolu’yu konu alan madde hükümlerinin çok sıkı bir pazarlık sonucunda ortaya çıktığı anlaşılmaktadır.
Tüm bu bilgilerden ve açıklamalardan yola çıkacak olursak; İngiltere’nin talebinin “Öncelikle Gelibolu’yu bize verin, şayet vermemek için direnecek olursanız o zaman biz de ölülerimizi Gelibolu’da bırakacağız… Bu defa da ölülerimizin mezar yerleri ve mezarlıklarının durumu konusunda pazarlık ederiz…” şeklinde olduğu açıktır.
Böylece, yazımızın başındaki “Nedense yapmadılar…” diye hayretle karşıladığımız soruya az da olsa (!) açıklık getirmiş oluyoruz.
Gelelim günümüze, yani yirmi birinci yüzyıla…
2004 yılının başlarında Avustralya, 409 hektarlık “Anafartalar Sahili”nin Avustralya kültürel mirası ilan edilmesi yönündeki talebini Dışişleri Bakanlığımıza iletti. ”On binlerce yeni turist gelecek…” düşüncesiyle bazı bürokratlar da bu teklifi bayram havasında karşıladılar. Ancak bu talep, Dışişleri Bakanlığı’nda konunun görüşüldüğü bir toplantıda, Çevre ve Orman Bakanlığı’ndan yetkililerin uyarılarıyla son anda engellenerek geri çevrildi [6],[7].
Gelibolu, Avustralya kültürel mirası olarak ilan edilseydi on binlerce turist gelir miydi?
Biz Türkler nasıl tarihimizi okullarımızda anlatıyor veya anlatmaya çalışıyorsak, Avustralya ve Yeni Zelandalılar da mutlaka okullarında Çanakkale’yi öğretiyorlardır. Yani her lise mezunu Avustralyalı veya Yeni Zelandalı Çanakkale’yi biliyordur. O halde neden şimdi on binlerce turist gelmiyor?
“On binlerce Anzak torunu İngiliz asıllı turist” Çanakkale’yi ziyaret etmek için Gelibolu’nun Avustralya kültürel mirası olarak ilan edilmesini mi bekliyor?
Hayatta olan ana babasını huzurevine yatırıp ne kadar sıklıkla ziyaret ettiği dahi bilinmeyen Anzakların torunları, kendi vatanları için savaşmamış ve ne için savaştığını bile bilmeden ölen üç dört kuşak önceki atasının mezarını ta 20 bin kilometre öteden 24 saat süren okyanus aşırı yorucu uçak yolculukları ile niçin ziyarete gelsinler?
Sizce bu mantıklı mı?
Peki ya ”Avustralya Kültürel Mirası” kavramı ne anlam ifade ediyor?
Avustralya devleti neden Gelibolu’yu Avustralya kültürel mirası kapsamına almak istiyor?
Bu sorulara cevap verebilmek için de Avustralya Hükümeti’nin ”Ulusal Miras İlan Edilmesine İlişkin 2003 Tarih, 88 Sayılı Çevre ve Miras Mevzuatı”nın “Ulusal Miras Alanlarının İlan Edilmesi” başlıklı 34BA maddesine bakmak gerekir. İlgili maddede, “Miras ilan edilen yerlerin içinde meydana gelen olaylara Avustralya mahkemelerinin bakması” öngörülmektedir [6].
Yani bu maddenin açık olarak ifade ediliş şekli; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sınırları içinde “Gelibolu Yarımadası” üzerinde bir bölge, adli anlamda Avustralya Devleti’nin kontrolünde olacak, o bölgede vuku bulabilecek adli vakalara Avustralya Devleti’nin hakimleri bakacak…
Haliyle de “Anafartalar Sahili”, Avustralya’nın kontrolünde özerk bir bölge olacak !
Şaşmamak mümkün mü?
250 bin Mehmetçik Çanakkale’de ne uğrunda bedenini, ruhunu siper etti?
Dile kolay; 250 bin ana kuzusu !
İmkansızlıklar sebebiyle çoğu, üzerine giyecek askeri üniforma bile bulamayan ve gündelik kıyafetleriyle çarpışan 250 bin “Can”!
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “250 bin adet istikbali”, Gelibolu yarımadası Avustralya Kültürel Mirası ilan edilsin diye mi şehit oldu?
Neden büyük ninem dul, dedem yetim kaldı?
“Eski koloni” devlet millet oldu, şimdi de kendisine “mukaddes vatan toprağı”nda koloni arıyor!
Buna şaşırmamak, hayretle karşılamamak mümkün mü?
Aslında şaşırabileceğimiz o kadar çok şey var ki…
Bir örnek!
25 Nisan 2005 tarihinde de Gelibolu’da “Yirmi Beş Nisan Anzak Günü” törenleri düzenlendi. 26 Nisan 2005 tarihinde basın organlarının bir kısmı 20 bin, bir kısmı da 30 bin [3] Avustralyalı ve Yeni Zelandalının Gelibolu’da düzenlenen törenlere katıldığı haberini duyurdu.
Şüphesiz basın yayın organları tören alanlarına gönderdikleri muhabirlerin verdiği bilgiyi yayınlıyorlardı. Yani bir yanılgı varsa bu basın kuruluşunun değil, muhabirin yanılgısıydı…
O yıl ben de üyesi olduğum Türk Büro-Sen’in web sitesinde haftalık yazılar yazıyordum.
Adını zikretmiş olduğum sitede Gelibolu ile ilgili yazı yazdım ve “törene katılan 20 ila 30 bin Avustralyalı” hakkındaki haber ile ilgili olarak şu soruları sordum.
Aynen aktarıyorum: “Kimi haber kaynaklarına göre 20 bin, kimi haber kaynaklarına göre de 30 bin Avustralyalı ve Yeni Zelandalı Gelibolu’daki “Yirmi Beş Nisan Anzak Günü törenlerine katılmış. Bu sayısal değerleri haber kaynaklarından öğrendiğimiz gibi dost ve akrabalardan da duyduk. Bu sebeple 20 bin veya 30 bin sayısının yalan veya yanlış olduğunu söyleyemeyiz. Lakin biz yine de bu rakamlarla ilgili olarak biraz kafa yoralım.
Ortalama 25 bin Avustralya ve Yeni Zelanda vatandaşından bahsediliyor.
Törendeki kalabalığı oluşturan bu insanların tamamının Avustralya ve Yeni Zelanda vatandaşı olduklarını kim nereden, nasıl biliyor; herkesi tek tek pasaport kontrolüne mi tabi tuttular?
Törenlere yaklaşık olarak 25 bin Avustralya ve Yeni Zelanda vatandaşı katıldı ise; 25 bin kişinin kaç tane “okyanus aşırı uçan büyük yolcu uçağı” ile Türkiye’ye gelmiş olabileceğini hesapladınız mı? En az 60 adet jet uçağı demektir…
Türkiye’ye bir haftada Okyanusya’dan 60 adet uçak geldi mi?
25 bin kişi kaç tane “okyanus geçen büyük yolcu gemisi” ile taşınabilir? En az 12 adet…
İstanbul’a veya Çanakkale’ye bir haftada bu kadar gemi Okyanusya’dan geldi mi?
Gemi veya uçakla İstanbul’a gelseler, bu kadar insan kaç tane tur otobüsüyle Çanakkale’ye taşınabilir? En az 500 adet tur otobüsü demektir…
Bu otobüsler tören alanı veya alanları yakınında kaç kilometrelik konvoy oluşturabilir? En az 7 kilometrelik konvoy oluşturur…
Anılan tarihte, Gelibolu’da böyle bir otobüs konvoyu gören var mı?
Gerçekten 20 bin veya 30 bin Avustralya ve Yeni Zelanda vatandaşı 25 Nisan 2005 tarihinde Gelibolu’da düzenlenen Yirmi Beş Nisan Anzak Günü törenine katıldı mı; yoksa bu bir yanılgı mı?”
Elbette bu bir yanılgıydı!
Belli ki muhabirler, merakı nedeniyle törenlere katılan Türk Vatandaşlarını da Anzak torunu zannetmişlerdi.
Bir gazetecinin böyle hataya düşmemesi gerekirdi!
Gerçekte törene katılan Anzak torunu 5 bin civarındaydı ve geriye kalanlar ise Türklerdi…
Nitekim 2005 yılının Mart ayında "Türkiye Seyahat Acentaları Birliği Başkanı Başaran ULUSOY" bir gazeteye verdiği demeçte, “Her yıl Çanakkale’ye 10 bin Anzak geliyor…” [11] diyordu. Yani Sayın ULUSOY’a göre, bir yıl boyunca Çanakkale’yi ziyaret eden Avustralyalı ve Yeni Zelandalının tamamı yaklaşık 10 bin kişi civarındaydı...
10 bin kişi bir yıl boyunca Türkiye’de kalmayacağına göre törenlere katılan Anzak torunu yaklaşık olarak 5 bin kişidir.
Zira bu yıl düzenlenen “Yirmi Beş Nisan Anzak Günü” ile ilgili olarak, bir gazete törenlere 5 bin Anzak’ın (Avustralyalı ve Yeni Zelandalı demek istiyor) katıldığını yazıyordu…[9]
Bazı gazeteler ise 10 bin Anzak torununun katıldığı [4],[5],[8] hususunda ısrar ediyordu.
Özetle bir yıl içinde Çanakkale’ye gelen Avustralyalı ve Yeni Zelandalı sayısı azami 10 bin kişi civarındadır.
Ve garip olan bir diğer husus da; Ankara’da Büyükelçiliği, Çanakkale’ye birkaç saat uzaklıkta yani İstanbul’da bir konsolosluğu olmasına rağmen sırf yılda 10 bin Avustralyalı gelecek diye Avustralya’nın Çanakkale’ye bir tane daha konsolosluk açmasıdır.
Olayı batılı gözüyle, batılı mantığıyla değerlendirdiğinizde bu çok enteresan ve bir o kadar da lüzumsuz bir davranış olarak görünebilir.
Zira batılı toplumlar, ekonomi biliminin her türlü kaidesi genlerine nüfuz etmiş, mühendislik disiplinine haiz toplumlardır.
Yani bir koyup, beş almak isterler; yoksa beş kuruş para harcamazlar. Bir harcama yapıyorsa mutlaka kar beklentisi vardır.
Evet, Mart 2006’da Avustralya Çanakkale’de konsolosluk açtı…
Bir yıl içinde 10 bin vatandaşınız gidecek diye size göre dünyanın öbür ucundaki bir kente konsolos ve personel atayacaksınız, bir bina kiralayacaksınız veya tarihi bir binayı satın alıp restore ettireceksiniz. Lojman kiralayacaksınız veya satın alacaksınız. Personel maaşı, konsolosluk hizmet binası ve lojman giderleri vs.
Tüm bu masraflar ne için?
Bir yılda gelecek hepi topu 10 bin Avustralya vatandaşı için mi?
Ya da bizler Anzak Günü, Şafak Ayini deyip 10 binlerce turist beklerken “kuzu postuna bürünmüş kurt misali”, Anzak torunu kılığına girmiş İngiliz tekrar Çanakkale’ye yanaşıyor olmasın?
Avustralya her ne kadar “özgür ve bağımsız bir ülke” (!) olsa da, sonuçta İngiliz asıllı “Avustralya Genel Valisi”nin denetiminde olduğunu unutmamak lazım.
Avustralya eşittir İngiltere!
Yeni Zelanda eşittir yine İngiltere!
KAYNAKLAR
[1] ATATÜRK, M.,K.: ”SÖYLEV (NUTUK)”, CİLT II, TÜRK DİL KURUMU YAYINLARI: 220/2, TÜRK TARİH KURUMU BASIMEVİ, 1981 ANKARA.
[2] ÇÖMEZ, T.: “ŞER KOALİSYONUNU SARSACAK SÖZLER”, MİLLİ GAZETE, 07 KASIM 2005 İSTANBUL.
[3] ERGÜN, E.: “ATALARINI ÇANAKKALE TÜRKÜSÜYLE ANDILAR”, GÜNCEL, MİLLİYET GAZETESİ, 26 NİSAN 2005 İSTANBUL.
[4] GEZEN, B.: “ŞAFAK AYİNİ’NDE 10 BİN ANZAK”, YAŞAM, MİLLİYET GAZETESİ, 26 NİSAN 2007 İSTANBUL.
[5] HACISALİHOĞLU, Z.: “10 BİN ANZAK ŞAFAK AYİNİ’NDE BULUŞTU”, GÜNCEL, AKŞAM GAZETESİ, 26 NİSAN 2006 İSTANBUL.
[6] UĞUR, F.:”ANZAKLAR TOPRAK PEŞİNDE; GELİBOLU’DA DİPLOMASİ SAVAŞI”, AKSİYON HAFTALIK HABER DERGİSİ, SAYI: 568, 24 EKİM 2005 İSTANBUL.
[7] UĞUR, F.:”GELİBOLU HABERİ MECLİS GÜNDEMİNDE”, AKSİYON HAFTALIK HABER DERGİSİ, SAYI: 570, 7 KASIM 2005 İSTANBUL.
[8] “ANZAKLAR ŞAFAK AYİNİNDE”, RADİKAL GAZETESİ, 26 NİSAN 2007 İSTANBUL.
[9] “ANZAKLARDAN ŞAFAK AYİNİ”, ZAMAN GAZETESİ, 26 NİSAN 2007 İSTANBUL.
[10] “AVUSTRALYA ÇANAKKALE’DE KONSOLOSLUK AÇTI”, DÜNYA GAZETESİ, 20 MART 2006 İSTANBUL.
[11] “10 BİN ANZAK, BİN TÜRK BÖYLE İÇ TURİZM OLMAZ”, EKONOMİ SERVİSİ, MİLLİYET GAZETESİ, 09 MART 2005 İSTANBUL.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
FORTİSBANK - PKK İŞBİRLİĞİ
Belçika-Hollanda ortaklığı Fortis tarafından satın alınan Dışbank, dünden itibaren Ülkemizdeki banka müşterilerini Fortis Bank adıyla kabul etmeye başladı. Fortis Bank Yönetim Kurulu Başkanı Karel De Boeck, 2010 yılına kadar şube sayısının 183′ten 300′e çıkarılacağını açıkladı.’ Bu haber, Türkiye’nin mümtaz basın ve yayın organlarının hemen hemen tümünde yer aldı. Fakat hiç kimse, Fortis Bank’ın, PKK’nın kullandığı mayınları üreten firmaya ortaklığından bahsetmedi. İşte gözden kaçan! o detay:
Dünya üzerindeki bankaların hareketlerini izleyen Netwerk Vlaanderen adlı kuruluş, aralarında Fortis Bank’ın da bulunduğu 5 bankanın, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu tarafından üretimi yasaklanan misket bombası, nükleer bomba, seyreltilmiş uranyum silahları ve mayın gibi mühimmat üreten silah şirketleriyle ortak olduğunu belgeledi.
Netwerk Vlaanderen tarafından hazırlanan 52 sayfalık raporda, Belçika’nın önde gelen finans kuruluşlarından biri olan Fortis Bank’ın, dünyanın en büyük mayın üreticisi Singapore Technologies Engineering-STE’de 1,376,600 adet hissesinin bulunduğu ortaya çıkarıldı.
Raporda Fortis Bank’ın ortak olduğu Singapurlu mayın üreticisi STE’nin VS-50 ve VS-69 tipi mayınlar ürettiği belirtildi. Singapurlu STE firmasının ürettiği VS-50 ve VS-69 tipi mayınlar, Güneydoğu’da PKK tarafından sıklıkla kullanılıyor.
Dünya Mayın İzleme Komitesi’nin 1999 tarihli raporunda Singapur’un tek mayın üreticisi STE’nin Valsella Valmara 69 ve Valsella VS-50 mayınlardan milyonlarca adet ürettiğini belgelemişti.
(alıntıdır)
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
| HER İLAHİ SÖYLEYEN ADAM OLAMAZ Kİ... | | Yazdır | |
|
Türkiye’ye geldiğinde kanal seçerek bazılarını reddeden Azerbaycan asıllı Mısırlı sanatçı Sami
İslami kesimin Tarkan'ı PKK kanalında Programda İngilizce konuşan Sami Yusuf konuşmasını tercüman aracılığı ile yaptı. Gayet sıcak bir ortamda geçen sohbette, kardeşlik, barış sanat öne çıktı. Geçtiğimiz günlerde Türkiye’de televizyon ve gazete ayrımı yaparak bazı medya organlarına konuşmayan Sami Yusuf’un, PKK televizyonunda uzun süre kalması ve konser vermesi dikkat çekti. Sami Yusuf ROJ tv’de de o çok bilinen “Sallallahu aleyhi ve sellem”, ve "Allahu alllah" gibi çok dinlenen eserlerini seslendirdi. Sami Yusuf geçtiğimiz hafta İstanbul’a geldiğinde yaklaşık 50 bin kişinin izlediği konser vermiş, izleyenlerinin tamamına yakınını ise İslami hassasiyetleriyle öne çıkan insanlar oluşturmuştu. Yine İslamcı gazete ve televizyonlar da Sami Yusuf’a geniş yer vermişti. http://www.turkgundem.net/icerik/index.php?option=com_content&task=view&id=2824&Itemid=159 |
23 Eylül 2007, Pazar
MERHABA. Benim adım Bahman Nirumand. İranlı bir gazeteci-yazarım.
Şahın devrilmesinde aktif rol oynayanlardanım. Ve aynı zamanda mollaların, demokrasi ve özgürlük getireceğine inanan milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçi insandan biriyim.
Evet, Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak, işkence
yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı
SonerYALÇIN
sonery@hurriyet.com.tr
İran’a şeriat, demokrasi ve özgürlük vaatleriyle geldi. AKPnin Anayasa tasarısı hazırlıkları, Türkiye’nin bir saklı gündeminin dogmasına neden oldu: "Darbe mi? şeriat mı?" İşte Türkiye’nin gizli gündemi bu soru. Herkes bunu tartışıyor. Ne rastlantı; yıllar önce, İslam devriminden önce benzer soru İran’ın da gündemindeydi. İranlı solcular, demokratlar, liberaller ve milliyetçiler bu soruyu tartışıyordu, darbeye karşı çıkıyorlardı. Gelin İran’ın İslam devrimi öncesi ve sonrası günlerine gidelim. Bir de, "mahalle baskısı" var mıymış görelim.
Şahı devirdikten sonra mollaların camiye geri döneceklerinden emindik. Devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk.
Yanıldık. Kitaplardan ezberlediğimiz cümleleri, içi boş kavramları birbirimize söyleyip duruyorduk.
ÜZERİNDE DURMADIK
Her şey 14 Ocak 1979 tarihinde değişti. Şah, İran’ı terk etti. Ardından İran tarihinin en büyük yürüyüşü Tahranda yapıldı. Sansür, yasak yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk.
Fakat mitingde ilk dikkatimi çeken, kim liberal Musaddık’ın ya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyor ise mollalarca dövülüyordu.
Pek üzerinde durmadık bu olayın, "Hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler" diye düşündük.
Ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp, adına "İslam Mahkemesi" denilenbir mahalli heyet tarafından 35 kamçı cezasına çaptırıldığıydı haberini okuduk.
Haberi ciddiye almadık; "Üç beş sapsızın işi" dedik.
Bu arada bira-şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde hiç durmadık. "Ufak tefek şeylerin" toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık yolundaki çabaları etkilemesini istemiyorduk.
Biz bunları söylerken, mollalar tarafından, kadın ve erkeklerin yan yana yüzemeyecekleri; okullarda aynı sınıflarda olamayacakları; birlikte spor
yapamayacakları gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya başlandı.
"Müslüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur" denilerek kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. Özellikle üniversitelerde bu yüzden çatışmalar çıktı.
Bu çatışmalardan rahatsız olduk; kadın sorununun güncelleşip ön plana geçmesini istemiyorduk! "Asıl mücadele, emperyalizme ve kapitalizme karşı verilmelidir" diyorduk. Kadın sorunu bir yan
çelişkiydi, ana çelişki sömürüydü. Kadının giyim sorunu, emperyalizme karşı verilen mücadeleyi baltalamamalıydı!
Peçesiz, başörtüsüz sokağa çıkan kadınlar artık açıkça, gözümüzün önünde dövülüyordu. Bazı kadınların yüzüne kezzap atılıyordu.
Biz ise hâlâ büyük laflar ediyorduk; bu tür olayları devrimin kaçınılmaz sancıları olarak görüp umursamıyorduk! "İttifak" "Eylem Birliği" gibi
terimlerin peşinden koşup duruyorduk.
GEÇİŞ SANCILARI SANDIK
Humeyni, "Bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki ahlâksızlıklardır. Bunların kökünü kazımalıyız" diyor; genç mollalar terör estiriyordu. Kitabevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe veriliyordu.
Şiraz’da "İslam Mahkemesi" eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört kişiyi idam ediyordu. Benzer olay Tahranda da gerçekleşiyor, üç fahişe ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu. Sesleri ve görüntüleriyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın spikerler televizyondan kovuluyor;
uyuşturucu olarak görülen müzik yasaklanıyordu. Alkol içen, kırbaç cezasına çaptırılıyordu.
Şimdi düşünüyorum da, insan zamanla her türlü aşağılanmaya alışıyor galiba. Hiçbirini görmüyorduk; basmakalıp analizlerimizin doğru olduğuna o kadar inanıyorduk ki!..
Oysa toplum hızla dincileştiriliyordu. Alınan her kararda "Tamam bu sonuncusu" diyorduk. Ama arkası hep geliyordu.
Kızların evlenme yaşı 18den 13e düşürüldü. Parfüm, ruj, saç boyası, mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklandı. Kadın çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sutyen, kombinezon vs.
koymasına bile izin yoktu.
Kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı.
Aslında birçok aydın kadının üye olduğu kadın dernekleri vardı. Onlar kendi küçük çevrelerinde "hamilelik tatilinin uzatılması", "eşit işe eşit
ücret" gibi talepleri tartışıyorlardı.
Biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: Demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! Abartmaya gerek yoktu.
Hepimiz "ana çelişki" üzerinde duruyorduk; öncelikle dışa bağımlılık ve ekonomik krizden kurtulmalıydık.
REFERANDUM OYUNU
Üç ay önce Humeyni, Paris’te komünistler de dahil olmak üzere her görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden, özgürlükten bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri İslam düşmanı ilan etmişti.
Bu sözler üzerine ilk protestomuzu yaptık. Mitingimize bir milyonu aşkın insan geldi.
Mollaların en iyi siyasi stratejileriydi; işlerine gelmediği zaman hemen gündemi değiştiriyorlardı.
Referandum meselesini gündeme getirdiler. Halka soracaklardı: "İslam Cumhuriyetini istiyor musunuz, istemiyor musunuz?"
Kuşkusuz bu bir oyundu; halkın yüzde 65’inin okuryazar
olmadığı bir ülkede kim ne anlardı cumhuriyetten?
Yapılan propaganda belliydi; dediler ki: "İslam’a evet mi, hayır mı diyorsunuz?"
Biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk: "Önemli olan cumhuriyettir; serbest seçimlerdir; demokratik haklardır; özgürlüklerdir. İslam Cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı çıkalım?"
Ancak bazı küçük kesimler bu oyuna gelmemek için referandumu boykot ettiler.
Sonuçta, "evet" diyen 20 milyon, "hayır" diyen ise sadece 140 bindi.
Mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. Güya tüm ülke yaptıklarını onaylıyordu. Artık televizyondan sonra basın da ellerine geçmişti. Sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 bin kişi gibi gösterdiler.
Halbuki 20 milyon içinde bizim oyumuz da vardı. Ama artık bizim sesimizin çıkmasına izin verilmiyordu.
HALKI ANLAYAMADIK
Mollalar güçlendikçe saldırganlaştılar. Örneðin, tirajı bir milyon olan liberal "Ayendegan" Gazetesini kapattırdılar. Sıra sonra sıra "Keyhan" Gazetesine geldi; muhalif yazarların işten çıkarılmasını sağladılar.
Tüm bu olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye baþladık. Ama iş işten geçmişti artık; insanlar yılmıştı, korkuyordu.
Özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için ayaklanan halkın, bu kadar kısa sürede değişeceğini düşünememiştik.
Sanmıştık ki, mollaların gerici yasalarına/kurallarına halk karşı çıkacak. Halbuki tersi oldu; mollalar yasak, sansür getirdikçe arkalarından gidenlerin sayısı arttı. Örtünmek moda oldu!
Tüm bunlara "gelip geçici bir fırtına" diye bakmak ne büyük yanılgıydı.
Komünistlerden, solculardan, demokratlardan, milliyetçilerden sonra liberal İslamcılar da zamanla mollaların hedefi oldu.
Şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu; idam edildi.
Milyonlarca insan canını kurtarmak için yurtdışına kaçtı.
Kaçanlardan biri de bendim. Umarım bizim hatalarımızdan birileri ders çıkarır.
(Not: Bu metin, Bahman Nirumand’ın "İran" kitabından derlenmiştir.)
Türkiye’nin İran benzerliği ise çok şaşırtıcı. ÖNCE bir tespit yapalım:
Diyorlar ki, "Türkiye, İran’a benzemez!" Yanılıyorlar. Bu nedenle gelin önce kısa bir tarih yolculuğu yapalım:
19. yüzyılda İngiltere’nin Osmanlı Devleti gibi İran üzerinde de nüfuzu vardı. İki ülke de tarım ülkesiydi.
20. yüzyıl başında, -İran 1906; Osmanlı 1908 - askerlerin bastırmasıyla iki ülkede de meşrutiyet ilan edildi.
Her iki ülke 1920lerde yeni liderleriyle yönetildi: İran’da subay Rıza Han (Pehlevi), "ormancılar ayaklanmasını" bastırıp yönetimi devirerek kendini "Şah" ilan etti.
Türkiyenin lideri ise iç ve dış düşmanları yenen Mustafa Kemal Atatürk’tü.
Her iki lider de ülkelerinin tarihlerinde görülmedik boyutlarda, modernleşme ve reform politikalarını uygulamaya koydu. Ülkelerini eğitim sisteminden hukuk sistemine kadar laikleştirmeye çalıştılar. Kılık
kıyafet devrimi yaptılar.
Bu reformlara her iki ülkede de karşı çıkan pek olmadı; sayıları az olmakla birlikte muhalif olanlar da çok ağır cezalara çaptırıldı.
İran 1940’ta, Türkiye 1946 yılında parlamenter demokrasiye geçti.
İran’da 1951’de, Türkiye’de 1960’ta "milliyetçi/ulusalcı solcu" askerler darbe yaptı.
İran’da başta petrol olmak üzere millileştirmeler yaşanırken, Türkiye de dışa açıldı, yabancı sermayeyi kabul etti.
CIA, İran’daki darbeci Musaddık’ı yıktı. Yerine tekrar Şah Rıza Pehlevi’yi getirdi. Şah bütün partileri kapattı, liderlerini hapsetti.
Türkiye, 1961de demokrasiye döndü, seçimler yapıldı.
1960’lı yıllar, her iki ülkede de sol, milliyetçi ve İslamcı hareketin ivme kazandığı dönem oldu.
Aynı dönemde her iki ülkenin siyasi ve iktisadi olarak dışa bağımlılığı arttı. ABD "abi" rolündeydi. Düşman ise komünizmdi.
Her iki ülke de solcularını ezmek, yok etmek için her yola başvurdu. Devlet güçleri, sola karşı diğer güçlerle ittifak yaptı.
Sol muhalefetin ezildiği dönemde İslamcı hareketler güçlendi.
YEŞİL KUŞAK PROJESİ
Burada meseleye daha geniş açıdan bakıp, 1970’li yılların son önemini bir hatırlayalım.
Sovyetler Birliği, Afganistan’a girmişti.
ABD’nin kontrolündeki Şah, İran’ı terk etmişti. Türkiye’de büyük bir sol dalga vardı.
Soğuk Savaş döneminde siz ABD’nin yerinde olsanız ne yaparsınız?
İran’da Sovyetler Birliği yanlısı solculara karşı mollaları desteklediler.
Türkiye’de 12 Eylül 1980 askeri darbesini yaptırıp, İslamcıları kuvvetlendirerek solu ezdirdiler.
ABD, Şahtan umudunu kesince mollaları destekledi. İran’da mollaları yok etmek isteyen askerlerin elini kolunu bağladı.
Şah Rıza Pehlevi, ölmeden birkaç hafta önce, "Amerika ve İngiltere yerine muhalefeti yok etmek isteyen askerleri dinleseydim, ülkeyi terk etmek zorunda kalmazdım" diye açıklama yaptı.
ABD, Sovyetler Birliği’ni İslam ülkeleriyle kuşatıp içindeki İslamcı halkları ayaklandırarak yıkacağını hesaplıyordu. Bu nedenle İranlı subaylara hep engel oldu. Örneğin: Şah gittikten sonra, ülkenin başında kalan sosyal demokrat Başbakan Bahtiyar "İslam Cumhuriyetine izin vermeyeceğim" diyordu.
Genelkurmay Başkanı Karabagi, Bahtiyar’ı destekliyordu.
Bahtiyar, ABD ve İngiltere’ye danıştı. Tabii ki destek alamadı.
Mollalar şanslıydı; dünya siyasal konjonktürü onların lehineydi.
Sonunda Humeyni, Tahrana geldi. Yerleştiği "Refah
Okulu"nda, liberal-İslamcı Mehdi Bazargan’ı Başbakan ilan ettiğini açıkladı. ABD ve Avrupa bu "Ilımlı İslamcı" atamadan mutlu oldu.
Ancak mollalar güçlendikçe iktidara yerleşti.
Son hedefleri, halkın oylarıyla Cumhurbaşkanı olan liberal Müslüman Beni Sadr idi.
Askerler bu kez Beni Sadrın imdadına yetiştiler; darbe yapabileceklerini söylediler. Sadr darbe istemedi ve yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.
Mollalar iktidara yerleşti. "Ilımlı İslam" istemiyorlardı!
DESTEK ESNAFTAN
İran tarihine bakıldığında, mollaların devlete karşı ayaklandığı görülmemişti. Sadece 1963te Şah, mali kaynaklarını yok ettiği için ilk protesto eylemini gerçekleştirmişlerdi. Bu nedenle Humeyni, Türkiye’ye
sürgüne gönderilmişti.
Durum aslında bizim Nakşibendiler e benziyor, onlar da hep devletin yanında olmuşlardı. Neyse...
Türkiye’deki İslami hareketler ile İran’daki mollaları destekleyen güçler arasında benzerlikler var mıydı? Yapısal farklılıklar olsa da taban aynıydı: Mollaların ülke içinde en büyük destekçisi, iç ticaretin üçte ikisini, ihracatın üçte birini elinde tutan ve geleneksel değerlerin savunucusu Bazar esnafıydı.
Mollalar ayrıca liberal-burjuva çevrelerinden de destek gördü. Bunun sebebi, özerklik için harekete geçen Azeri, Kürt, Beluciler gibi etnik unsurların başlarının hemen ezilmesi talebiydi.
Ve tabii, din adamlarının siyasal örgütlenme gücünün en büyük dayanağı ise, cami komiteleriyle girdikleri yoksul mahallelerdi. Camiler cihat birliklerinin hücre evleriydi. Kısa bir süre öncesinin solcu varoş mahallelerinin yoksulları akın akın mollaların arkasından yürüyordu artık.
Şimdi tekrar başa dönüp soralım: Türkiye, İran’a benziyor mu?
Şimdi; bu yazının üzerine, bir de şunu okursanız, Türkiye’mizin içinde bulunduğu büyük tehlikeyi daha iyi kavramanız olasıdır.
İRAN'LI KOMUTANIN SÖZLERİ
Önceki Genelkurmay başkanlarımızdan Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı, 30 Ağustos Zafer Bayramı'nın 74. Yıldönümü münasebetiyle verilen resepsiyonda, şu anısını aktarıyor: - İranlı komutana dayanamayıp sordum: "Peki, siz hiç böyle bir irticai gelişmenin farkında olmadınız mı?" İranlı komutan şu cevabı verdi: - "Sayın general, devamlı bir çiçeğe bakarsanız, o çiçeğin büyüdüğünü göremezsiniz. Örneğin, bir gülün nasıl açtığını bile fark edemezsiniz. İşte bizde de öyle oldu."
Bu sözlerine karşılık susmak istedim; ancak üsteleyince sordum:
"Peki, hiç mi kavrayamadınız, algılayamadınız?" Bu kez şöyle bir cevap verdi: "Biz onların, her gün hiç fark ettirmeden, ama yavaş yavaş santim santim, sanki yeni bir şey olmuş gibi getirip ortaya koydukları dini şeyleri, halkımızın temiz duyguları diye düşündük. Sonuçta böylesine bir durumla karşılaşacaşımızı hiç tahmin edemedik. Ama baktık ki, her geçen gün halkımızın temiz duygularından kaynaklandığını zannettiğimiz dini ve masum istekler gibi görünen şeyler, irticanın ta kendisiymiş." Komutan böyle tarif edince, "Demek ki, siz görevinizi yapmamışsınız" dedim. Ardından da sordum: "Peki, Humeyni için Tahran'da 500 bin kişiyle miting yapılmaya başlandığında da mı fark etmediniz?" Komutanın verdiği o cevap, hiçbir zaman kulaklarımdan silinmedi. Bana şöyle dedi:
- "Sayın general fark ettik. Fark ettik ama iş işten geçmişti"
Türkiye Cumhuriyeti Çökerken
Vural Savaş
Sayfa 208-209
(alıntı)
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
NENE HATUNLAR YAŞIYOR...


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!